Sunday, April 29, 2012

Kelaynak




sonbaharda çatlamıştı çevreleyen kabuğu
çıktığı yuvayı beğenmedi
beğenmedi yosun tutmuş sözleri
çirkindi suda yansıyan gözlerin dili
sazlıkları maske yaptı saklandı
beyaz kanatlı prensi bekledi
her gökkuşağı dalgalanışta
somurttu
köşe bucak kaçtı
farkedilmedi hiç sandı
oysa ki farkındaydı farkının
çarkı yıkılmış barkının
suları kurumuş göllerin
çölleşmiş toprağın
kurumuş incirin
kartalın şahinin
av köpeğinin
namlunun
paslı zincirin
farkındaydı
avcı gözündeki açlığın
doyumsuzluğun farkındaydı farkında..

kaçtı suları asi akan ırmağa
kaçırılmadı kaçkındı
terkedilmişliğin sancıları gizliydi
henüz tüylenmemiş kanatlarında
itilmişliğin acıları saklıydı
çilli yüzün hatlarında
bir uçabilse
sevisizlerin diyarından öteye
bir çırpabilse rüzgara karşı
munzur eteklerine konabilse
fıratın sularına dalabilse
yedi renk dört iklim aşabilse
göçürülmüşlüğüne çare bulabilse
dinginleşecekti
yüreğinin çırpınışı yankı bulunca..
denedi ve durdu
sesini kaybetti
ne bülbül gibi öttü
ne de kaz gibi korkuttu
bekledi
bekledi kırk mevsim
güneye rüzgarlanmak
sarıp sarmalanmak
yanıp yakılmak
türküleşmek
tütsülenmeden
tastamam

denedi denenmiş ne varsa
tüm kuşlar kanat kanat terkediyordu ovayı
ona öğretmemişlerdi uçmayı böylesine uzak
öylesine yasak olanı tatmayı
tattırılmayı ertelemişti
karartılmış bir günün akşamı
asi üzerinde uçuşan şaşkın bir çift kanat gördü
sonra koca bir gövde
ve alımlı bir gaga
şahin sandı
korktu
büzüldü
asırlık taş köprünün altında süzüldü
bekledi beklentide
bu gelen ne şahin gibi sabırsız
ne kartal gibi yırtıcıydı
belli ki sürüden kovulmuş
nesli tükenmiş
adı kaybolmuş
şanı solmuş
gagası düşmüş
saçı yolunmuş
bir kuştu kuş

nehir kenarına kondu..
suya daldı..yıkandı..
kendisini seyretti durgun suda
hayran
vede ayran gönüllü

ihtiyar ve hasta gözlerle bakındı
halinden yakındı
ıkındı sıkıldı
sürüden kopmuş
süngüsü düşmüş
zamansız göçmüştü
sığıntıydı sığ nehirlerde
sığınmacıydı gönüllerde
sığırtmaç olmamıştı hiç
tam uçacaktı ki umuda doğru umutsuz
çirkin ördek heyecanla
vak dedi
vak-vag dedi umarsız
gitme!
kaybettiği sesini bulmuştu
dur bekle!

kelaynak kaşıdı kelini
şaşırdı,
şaşkın
şaşı
dört köşe!

Volkan Kemal

Friday, April 27, 2012

Devr-i alem

  Devr-i alem

“Tarihte zorun”
 ateşte korun rolü
derisinde dağlanarak sınandı insanlığın
barış çubukları tütmeden
mızraklar filizlenmeden
savaş tamtamları sağırlaştırdı
sultanları
sultanlar, sultanlıklarına aldı koca kıtaları
 
körleşti gözler
kana susadı dudaklar
lezzetli bir sofra düşledi
leş kargaları
çakallar ordusu
çürümüş etlerle yetindi
aslanlardan geriye kalan
kazık çakıldı mezarına
mezar kazıyıcıların
mezarlar ülkeleşti sınırsız
taş yağdı eteklerinden
ebabil kuşlarının
yer yarıldı ikiye
çukurlarda sular ekşidi
sarmusaklı yaralar kurtlandı
biteviye...
savaş kaçkınları
kuşattı kışlamış sarayları
buz tutmuş suratlar
şarapla yıkanmış pusatlar
altun yaldızlı apoletler
havyarlı kristal kadehler
kırıldı toz parça
sakallar bıyıklar
bir bir söküldü
yer ile yeksan oldu
tumturaklı nutuklar
nutku tutuldu isanın
kilise kapıları yıkıldı
dualar söküldü
ikonalar döküldü
orklar sustu
bach yutkundu bir daha
notalar uçuştu
bozkıra doğru
halkların mapusanesinin duvarlarından
yansıdı içeri
aryalar

barut ve kan kokusu tazeliğini korurken
yatak odaları talan edildi sarayların
bin senelik dükalık
eski bir halı gibi söküldü ilmek ilmek
baldırıçıplakların demir ökçeleriyle
parke taşlarına çarparken ezik kafaları
kafkas muhafızlarının
alkışlarla yıkılan tahta oturdu yeni çarlar
yakılan yeni türküyü söylerken
duvar dibine düştü kolalı yakalar
bir çocuk ağlaması duyuldu
karanlığı yırtan
devr-i sabit teslim oldu orak çekice
yeni ordular yaratıldı eski tüfekten
kızıl mı kızıl
yeni bir düttürü yayıldı evrene
yalın mı yalın
zincirlerinden başka kaybedeceği olmayanlar
çekildi göndere bayraklaştırıldılar
bayraklaştırıldı
bayraklaştırıl
bayraklaştı
bayraklaş
bayrak
bay
boy boy...

partileşti kocca ülke
patikalaştı yollar
pazenleşti donlar
başlar ayak
ayaklar başlaştı
başkalaştı
başkalaş
başka
baş aşağı edildi dengeler
alaşağı edildi dönenceler
güneş batıdan doğar oldu
karanlığı boğar oldu
 
ülkesi
türküsü
değişince baştan ayağa
yaban don giyen göt yama tutmadı
gaza gelen yalayıp yutmadı
melmel bakan göz çapaklandı
ekende biçende ortaklık isteyen
hak adalet müsavaat deyüp
çekti bayrağını isyanın
karardı gökyüzü
kabardı deniz
koptu kızıl mahşer
sürek avı tavlandı
tayfalar bir bir avlandı
kronstadt kana boyandı
terör kemiğe dayandı
timar edildi
yaban gülleri bağaşağı bağlandı
orak ezildi örs üstüne
çekiç gözyaşıyla paslandı köz üstünde...

barış ve ekmek vadedenler
deveyi hamuduyla yuttular
vadeli hesap açtılar
savaş üstüne
bu son kavgamız deyenler
barışmadı nefsiyle
kendine aykırı ne varsa
zincire vurdu
kamplara doldu sorular
kilit kilit üstüne
mühür vuruldu

ulusların kaderi kısmete ağdırıldı
göklerden yalan yağdırıldı
tek delikli düdüğe dönüştü düşler
tek bayrağa sarıldı gülüşler
tek vatana doldu ülkeler
teke tek oynadı
tekerledi
tekledi
tekilleşti ülküler
çokluk yenildi
yokluk üstüne yakıldı türküler

iki kampa ayrıldı dünyam
iki şaşı bakışa kilitlendi hülyam benim
üçün birine talim etti
sınıfta kalanlar
beriki sayılmayanlar
ayamayanlardan köle orduları oluştu
savaş tanrılarına adaklandı tosuncuklar
doyamayanlardan açlık tümenleri yaratıldı
kuru tayına çorbalandı kuzucuklar
piyasa tanrıçaları yaratıldı baldır bacak
yasalar asalandı ekran ekran
emek kasalandı gerdan gerdan
affetmedi gönlüm emek adına her türlü rezaleti
emeklemeye doyamadı çiğnedi resmi tarihi
yaslandı bu güne...

gün devirenlerin günüydü
gece devrilenlerin
geceyi devir teslim alanlar
devrilecekleri günün korkusunu yaşadılar devrilinceyedek
devrilenler devirecekleri anı düşlediler devrilinceyedek...

devr i alem sürüyor
sürüleşiyor her yeni sürgün kısır gürgene sarılan
süngerleşiyor yüreğim delik deşik
kara kızıl bir sevda üstüne...
 
Volkan Kemal

Bu öyküsel düttürü, melmel bakan aymazlara adaklanmıştır; yazdırıp azdırmayın beni...


Thursday, April 26, 2012

Karekök


Düşlerimi çıkardım gerçeklerimden
uykusuzluğum ayazladı
bilmediklerimi çıkardım bildiklerimden
bilincim bana az geldi
aradıklarımı çıkardım bulduklarımdan
kaybettiklerim bana zor geldi
nefret ettiklerimi çıkardım sevdiklerimden
terkettiklerim bana el verdi
yaşanmamışlıklarımı çıkardım yaşadıklarımdan
ölüm bana kolay geldi
ama
ipi göğüsleyemedim
sevdalandım yaşanmamışlıklarıma...

dudaklarıma topladım sustu
yüreğime çarptım kanadı
ellerime böldüm nasırlaştı
avuçlarımda sen kaldın
kareköküm...

Volkan Kemal

KOMŞU KAPISI

Seneler sonra dönmüştü doğduğu kasabaya… Adı döneğe çıkmadan saçları ağarmış, sırtındaki kamburuyla özdeşleşmişti yılların zorlu yaşanmışlıkları yaban ellerde..
Çocukluk anılarının kesiştiği sokakları aradı… Her şey değişmişti değişmesine de; bir tek hafızasına kazınan çocukluk anıları değişmemişti.
Eski bir kapının önünden geçerken, aniden irkildi..
Taksiciye: “Dur birader, soluklanalım biraz” dedi.
Yüksek apartmanların arasına sıkışıp kalmış, iki katlı ahşap bir evin önünde duran arabadan indi. Göğsünde sallanan kamerasının objektifine dayadı gözlüğünü. Derin bir nefes aldı.. Hızla ön kapı erimiş, duvarlar saydamlaşmış, zaman tünelinin bir ucundan diğerine uçuyordu güneş hızına eş bir yoğunlukta.
Sıvası dökülmüş duvarlar, eridi. Hızı hiçbir sınır tanımıyordu. İç bahçeye ulaştı. Nar ağacını yalayarak, incir ağacından atlayarak geçti. Odunluk, şarap testisi, helâ ve kuyusu… Çöktü çökecek diye hissederken, sol köşede aniden hızı kesildi. Durdu.  Boyaları dökülmüş, minik kapının önünde nefesi daraldı. Kapının menteşeleri paslanmış, vidaları yerinden oynamış fakat üzerindeki kocaman asma kilit, eski ihtişamıyla duruyordu. Sınır kapısına gelmiş gibiydi. Arkasında uzunca bir şerit, mayınlı bir alan vardı komşusuyla arasında. Komşu kapısı alacaklıların bastırması üzerine icracılarca mühürlenmiş yapıların, donuk bakışıyla, onunla konuşmaya başladı, dalgın…

“Hadi korkma aç! Ardımdaki mayınlar da paslandı. Benim menteşelerim bir açımlık kaldı. Hadi çekinme aç!…”
*
Gâvur mahallesi derlerdi kasabanın yerlileri; iki sokak sonraki karakolun, ötesinde kalan bölgeye. “Macır” mahallesi derlerdi “Kuyruklu” muhacırların yerleştiği bu yere. Komşu ülkenin Samakol köyünden koparılıp mübadele yıllarında getirilenlerin yoğun olarak yaşadığı bir alandı. Tütüncülük yapardı, bahçevanlık yapardı çoğu aileler. Sabah ezanında kalkar, gün batımıyla yatarlardı. Macır mahallesi ile yerli kasaba halkının oturduğu bölgenin ortasında, uzunca bayrak direkli karakol binası, tüm ihtişamı ile sınır karakolunu andırırdı. Macır mahallesinin iti, uğursuzu, köpeği, kedisinin sicili saklıydı bu iki katlı ahşap binada. Alt katı demir parmaklı mahzeni andırırdı. Falakadan geçirilenlerin sesleri duyulurdu, komşu mahalleden. Samokol muhacırlarının yanında Grebeneli, Üsküplü,Varnalı, Priştineli, Pomak, Boşnak ve Arnavut mübadiller de kendilerine bir yurt edinmişlerdi; eski Rum evlerinin, çatısı altında. Rumların, geri dönebilme arzusuyla Yunanistan’a sürülürlerken, değerli eşyalarını evin bacaları içlerine ördükleri, gizli bölmelere yerleştirdikleri söylentisi yayılır yayılmaz; tüm Rum evlerinin duvarları, didik didik sökülüp aranmaya başlanmıştı. Aniden zengin oluveren kimi Samakolluların, bu Rum altınlarını baca içlerinden, bahçelerdeki kör kuyulardan kazıp buldukları iddia edilirdi kasabanın yerlilerince.
Okul tatili süresince, Temmuz’a doğru Samakollu tütüncülerin bahçesinde tütün kırmaya giderdik. Gece yarısı başlayan bu kırma, güneş doğana dek devam ederdi. Güneşin ışıkları tütün yaprakları üzerindeki katranı ele bulaştırdıkları için, bu iş gece kotarılırdı. Küçük yaştaki çocuklar kolayca eğilebildikleri için, tütünün en alt bölgesinden başlarlardı toplamaya. Sonra, orta ve üst kısımlar kalırdı. Gündüzleri öğleye kadar yatar, öğleden sonra tütün dizmeye giderdik, uzunca şişlere. Tütün yaprağının damarının üst bölümünden her iğne uzunluğundaki dizme için, 1 kuruş ücret verilirdi.
Henüz on yaşlarındaydım ve tütün dizen yetişkin kızlar, kadınlarla aynı çardak altında oturmama izin veriliyordu. Tütüncü kadınların kapalı sohbetlerinin sonunda patlatılan kahkaha tufanını anlayacak yaşta değildim. Ya kocalarından, ya da komşu erkeğin “evlilik hallerinden” kaynanalarından, görümcelerinden, kayınlarından bahsederken; Rumca, Sırpça Arnavutça bilmelerine rağmen Türkçe konuşmaya özen gösterirlerdi. Belden büzmeli uzun etek giyerlerdi. Beni, henüz “erkek” yerine koymadıkları için, oturuş ve kalkışlarına dikkat etmeyi düşünmezlerdi. Ben ise kalın gözlüklerimi siper etmiş, onların pembe beyaz bacaklarını, terleyen koltuk altlarını, yuvarlak iri memelerini gözetlerdim. Birkaç kez dalgın bakakalışlarımla yakalandım; “Bu çocuk horoz olmuş,, ötmeye başlamış bile” demelerine ve gülüşmelerine aldırış etmeden, tütün dizmeye devam edişim pek uzun sürmedi.
Çardağın tütüncübaşı yaşlı kadının “Alın bu piç kurusunu buradan, bunun çeşmesine su yürümüş!”  demesiyle son verildi işime… Kovulmak bir yana, yaşlı kadının bu tanımlaması, manasını anlamasam da gülüşmelerini görünce, hoşuma da gitmişti hani..
En çok da “deli Afet” dedikleri, evde kalmış kızın manalı bakışı ve göz kırpmasına şaşırmış; dizdiğim tütünü, yüzlerine fırlatıp oradan kaçmıştım.
“ Çeşmeye su nasıl yürürmüş!?” tanımı, sanırım utanılacak bir şey olmalıydı. Ne abime, ne de ablama sorabilmiş  “kendim bulurum” havalarına bürünmüştüm.
Sünnet olalı, dört seneyi geçmişti. Komşu kızları sünnet olduğumda beni ziyarete gelir “Aç bakalım görelim” derlerdi. Ben de utanmadan açar,dım gösterirdim yaralı halimi. Bana acırlardı. Canları acırdı, hissederdim…
Üç dört sene evveldi, henüz okula gitmiyordum; mahallenin kızlarıyla “evcilik” oynarken, ben hep “ doktorculuk” oynamayı ve hastalarımı muayene etmeyi isterdim. Annem, beni ilk kez doktora götürünce dikkat etmiş,, öğrenmiştim: Nasıl muayene edilir, nasıl ilaç yazılır diye ben de kızları merak etmeye başlamıştım.. Onlar neden sünnet olmazlardı, bu bir ayrıcalık mıydı?
Bilmiyordum, bilemeyecektim ve nice zaman sonra sünnet olduklarını öğrenecektim.

Tütün dizme işinden kovulmam, evde kışlık kök odunlarını kesme işinin bana verilmesiyle bir ödüle dönüşmüştü. Odunlar, dağ köylülerince eşek ve katır sırtında kasabaya getiriliyordu.
Uzun süren kış boyunca yirmi katır yükü odun harcardık; ısınma, banyo ve çamaşır için.
Odun kırma işi pazularımı geliştirdiği için, hoşuma da gitmeye başladı…
Arka bahçemizde odunluğumuz ve şaraplığımız vardı. Babamın şarap damacanası dururdu; tahtadan yapılmış, demir çemberli, tahta musluklu. Babam kışın şarap içerdi, diğer zamanlar hep rakı. Ben ara sıra şaraptan küçük bir kupa alır içer, odunluğun arkasındaki küçük samanlık* talaşlık’da sızardım..

Komşu kapımız zengin bir Kürt Ağasının evine açılırdı.
Çok geniş bir ailesi vardı. Annem, üç karısı olduğunu söylerdi ihtiyar aganın ve gülerdi…Karakaşlı, kara gözlü yedi kızı, beş oğlu vardı komşumuzun.
Ben kızlarını çok severdim ama, ne konuştuklarını anlayamazdım.
Onlar da beni anlayamazdı. Daha bir sene olmamıştı evi satın alıp taşınalı.
Onlara “sürgün göçertilmiş” diyordu annem. Ramazan ayında aniden bütün aile ortadan kayboluyor, bir ay sonra yeniden çıkıp geliyorlardı; deve yükleriyle…
Bize kayısı, sucuk getiriyorlardı..
Komşu kapımız hep açık kalırdı.
Onların bir ihtiyacı olsa, biz evde olmasak da komşu kapısından girer, kilerde ihtiyacı olanları alır, bir işaret bırakıp, giderlermiş..Annem de anlarmış Gülüzar hanım tereyağından iki kaşık almış deye..
Annem de sıklıkla kullanırmış komşu kapsını. Diğer tüm komşular gibi…
Bir sokakta bir evin komşu kapısından girseniz, çok ilerdeki başka bir sokaktan çıkardınız; ev ev açılan, komşu kapılarından…

O kapı, hiçbir zaman kapanmazmış komşuya..

Gene bir ramazan günüydü. Ne annem nede babam oruç tutardı bizde.
Annem, uzak ‘istiklal’ mahallesindeki bir akrabamıza kışlık makarna kesmeye gitmiş, bana da odun kırmak düşmüştü. Komşularımız da çok uzaklarda, yaylalarındaydı...
Üzerimi çıkarmış, sadece kısa pantolonumla hem odun kırıyor, hem de babamın şarabından demleniyordum.
Aniden komşu kapısı açıldı.
Tütüncü güzeli, Afet yılışarak, elinde bir torba kuru üzüm ve leblebiyle bahçemize girmez mi…
Napyon len.. ?” Çeşmene su mu yürüdü senin?”
Şaşırdım! Utangaç: “ Görmüyor musun, odun kırıyorum kışlık…”
Gülerek yaklaşmıştı :“Büyümüşsün sen.. seni görmeyeli..”
Omzunu göstererek :“Bütün gece tütün gırdım.. omuzlarım sancıyor.. hele bir guluncumu gırıversene” dedi.. “Ne içiyon len, şarap mı..? Artık büyümüş bizim kör oğlan”
Bak sana ne vecem,”
torbadan çıkardığı bir avuç leplebi ve kuru üzümü uzatarak;
Hadi çekinme al.. şarap mezesiz olmaz.. hadi bir ovuver ablanın omzunu..”
Önce çekinmiş sonra ‘ablanın’ deyince rahatlamıştım..

Bana göre çok uzun boyluydu. Hemen önüme çöktü. Sırtındaki gömleğini sıyırarak, aşağı çekti: “ Hadi hadi eyice bastır, ufala
Dolgun omuzbaşları vardı. Teni sıcaktı. Ellerimi tükürükleyip, kısa pantoluma sildikten sonra başladım ovmaya. Gücüm yetmiyordu. Terlemeğe başlamıştım. O da terliyordu. Ellerim kaymağa, aşağılara doğru merakla gezinmeğe başladı. Koyu siyah örgülü saçları vardı. ter kokusu benim kokuma benzemiyordu..
Aniden hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladi.. Şaşırıyordum… Yoksa canını mı acıtmıştı ellerim; bilemiyorum..
Birden yüzünü bana dönerek, beni bebek gibi kucağına aldı ve göğsüne bastırdı. Nefesim kesilmişti. Boğulacak gibi olmuştum. Çok büyüktü memeleri, anneminkine benzemiyordu.
Kucağında debelendim. Salıvermedi beni. Memesinin başını ağzıma, burnuma dayıyordu. Beni boğacaktı sanki, hırsla titriyordu.. Memesinin ucundaki kıllar,yüzüme batıyordu.
Terliyorduk. Güneş tepemizde fır dönüyordu. Şarap, midemi allak bullak etmişti..
Son bir güçle kucağından fırladım. Kısa pantolumun arkasından yakaladı;
Hadi göster bakalım, çeşmene nasıl suyu yürüyormuş, hadi!” diye bağırıyordu.
Utanmış, yerin dibine girmiştim. Pantolonumun altında hiçbir şey giymemiş olduğumu fark ettim.
Odunluğa koştum, baltayı alıp hırsla üzerine yürüdüm.
Ayağa kalktı, aman allahım! Kocaman memeleri vardı… Korktum…
Şaşkınlığımdan istifade edip, bir tokatta beni yere serdi.
Baltayı odunluğa fırlattı.
Komşu kapısından, çekti gitti..
Hem pantolonumu giymeye çalışıyor, hem de ağlıyordum.
Leblebi ve üzümler yerlere saçılmış, benim çilli horozuma yem olmuştu.
Anne, anne” diye sayıklıyordum; her gece, uykumun ortasında koca memeli kadınlardan kaçarken.
Annem beni “bu çocuk, şeytanların sofrasına işemiş” deye bir hocaya götürdü, nuska yazdırdı. Nuskalı sudan içtim yaz boyu.
Odun kırarken komşu kapısı gıcırdasa, hemen odunluğun arkasına yaptığım gizli bölmeye zıplar, saklanırdım..korkuyordum..içime kapanmağa başladım..
Bir taraftan da Afeti bekliyordum. Merakımı yenememenin verdiği, anlatılması zor ama, bir o kadar hoş bir duygu tüneline girerdim. Onu beklerken;
Kapı gıcırdasa, kaçmam” derdim.
Ama, kaçardım.
O, her ramazan, komşularımız yaylaya gittiği zaman gelirdi.
Elinde bir torba hediye ile…
Ben saklanırdım…
O geldi hep…
Senelerce…

Bir gün komşu kapısına kilit vuruldu…
Eski komşumuz yayladan dönmedi… dönemediler.
Yeni komşumuz Türk'tü...
  
Volkan Kemal
26 Nisan 2012 

Wednesday, April 25, 2012

Gözlerimi istedi


 Gözlerimi istedi
verdim
                    göremedi yüzümü
                             özümde
ellerimi istedi
          tuttum
koptu parmakları
tenimde
sarıl bana dedi
          sarıldım
                   kayboldu
                             kollarımda
dudaklarını uzattı
          öptüm
          kızılca kıyamet koptu
                   sonunda
soluğumu sordu
          yangın var dedim
                   küllenmiş
                             sonsuza
başımı istedi
          adakladım omzuna
                   sabah oldu
                   keskin hızla
ayaklarımı istedi
          yürüdüm
                   çıkmaz sokağa
                             yanyana
renklerini istedi
          doğan güneşin
                   bir demet menekşe
                   tadında
düşlerime sarmalayıp
          uzattım
morun
kızıla döndüğü
o aptal anda
uyandım
kızılcık dalında
          kırağı çalmış
martla
zifiri

Volkan Kemal
 

TOLERANTIA - a short animated film by Ivan Ramadan

Tuesday, April 24, 2012

Nar Tanesi

ailemin namusumu temizledim anam
gözün açık gitmeyecek bilesin
bir elimde dedemden yadigar
geyikboynuzu saplı bıçak
diğer elimde bir tutam kanlı saç

sokağın namusunu temizledim babam
sürtük bir iti zehirler gibi
basık iskarpinle gezer gibi
ağuladım “kahpeyi”

mahallenin namusunu temizledim dedem
sürdüm üstüne muratı
ezdim “orospunun” yüreğini

köyün namusunu temizledim nenem
töremiz üstüne göz dikenin
gözünü toprak doyurdu

kasabamızın namusunu temizledim dayım
ilimizin adını temizledim bakanım
bölgemizin şanını temizledim cumhurum

ülkemin bahtı aydınlandı hakim bey
parmağım hiç titremedi tetikte
süngüm eğrilmedi beşikte
milyonu geçti gazamız
serdim otuzüç haini yere
bombaladım otuzdördünü
oydum gözünü
kestim kulağını
deştim karnını
kadın
bebe
demeden
döktüm kanını
aldım intikamını

bizler de devrildik selvi boylu
badem bıyıklı
allah devlete zeval vermesin
cennet mekanımız
şehitlik şanımız

kanımızla suladık toprağını
aziz vatanın
başınız sağolsun

hakim bey adalet yerin buldu
azınlık piçler ayıklandı
cennet yurdum çiçeklendi

Ezilmiş nar tanesi


Volkan kemal

Hrant Dink için..
19 Ocak

Monday, April 23, 2012

Mabedsiz

 Zafer çığlıkları takılı kaldı gerdanında kanlı bir kolye gibi
milyonlarca ölünün teni üzerinden gezinirken sabah meltemi
donuk bir göze yapıştı savaş tanrılarının mabetlere açılan perdeleri
cennet vadeden dudaklar bile büküldü
insan suluetlerinin ruhlaştığı sisli havada
çanlar inlemez olmuş
dualar ısırılmış peksimet gibi dağılmıştı dişler arasına
barut moruna yapıştı yanık et kokusu
ağulanmış güneş karardı
gökyüzünün kaburgaları yapıştı
gaz maskeleri solumaz oldu
namlu soğukluğu sindi donan parmaklara
cepheler sökülmüş cephaneler dağılmış
çamur yüzlü ölüm dolaşıyordu
çürümüş iskeletinde savaşın

hallaç pamuğuna dönen toprağın yüzü
bir daha yeşermeyecekti
karartılmıştı tohum tarlaları
küllenmişti yağmur ormanları
napalm kimyasal ve açlık bombaları
kusmuştu yüzüne insanlığın
göçürülmüşlerle yan yana yürüdü ölüm ağır ağır
yürüdü
sokaklarda
caddelerde sessizliği yırtarak
yanık derisi sonbahar yaprağı gibi uçuşan çocuklar 
şaşkın ve çaresiz
kaçırmıştı insanlık aklını piyasaya sürünce en değerli malını
tüketiyordu her dakika pazarlayınca aklını
köşeleri kalmamıştı beklenilen
fahişelerini bile takıp peşine sürükledi savaş agaları
kameralar bile sustu
ekranlar karardı yalan çamuruyla sıvanan
bu çılgın kavgayı seyredecek takat kalmadı

kaçıyordu yenik düşman ordusu
yerli dostlarının sırtına basarak
ezik şehirleri teker teker yakarak
kurşuna dizilenlerin kan lekeleri sızıyordu
bir avuç fırlatılmış portakal rengine boyanıyordu sıvasız duvarlar
avutları acı tütünle yoğrulmuş olanlar
girdap gibi dönen yapma kuşlara binerek kaçıyordu
aklını kaçırmışcasına ardında hiç bir iz bırakmamaya yeminli
postal kokusundan gayrı

yıllarca kanatları napalm yüklü kuşlarca bombalanmış
haritadan silinmiş kasabalar
köyler tekrar varadecekti kendisini
küllerinden yoğrurarak acılı geçmişini
tekrar varolmanın sevinci yaşayacaktı
dullar dallanıp budaklanacak
kasıkları düğümlü gelinler inadına doğuracak
sakat çocuk orduları yürüyecekti açlık kulvarında
bir tas pirince değişmek için kaderini
analar satacaktı en çılgın döllerini
düşman şehirlerinin sokaklarında
muzaffer askerler yürüyecekti
saçtan tırnağa bunalımlı intihara adaklanmış
beyinleri kelepçeli eroin suratlı
yabani sırtlan bakışlı
kaybedilen savaşların kanlı madalyalarını
bir yudum buza satan

kazanmakla yatıp kaybetmekle kalkan
yeni bir nesil yaratılacaktı
borsa salonlarında elleri çanlı
anlı şanlı
yüzleri kalkanlı
mezar kazıyıcıların kamburuna endeksli
kendisine yabancı
eyyamcılar ordusu
yaratıldı da
kendi yaralarını iştahlı demir sülük gibi emen
kanı donmuş ihtiyar bir nesilden

yenenler kimseye anlatamadı
yenilenlerden gasbedilen ganimetin değerini
yenilgiyi yengiye çevirmeye yeminliler
sürüldü silah fabrikalarına
sürüldüler
tarihsel çöküntüler üzerine
yeni şehirler kurmaya
yıkıntılarına gömüldükleri...

yenenler yenilenlere açılan cehennem kapılarına
yenilenlerin ruhlarını astılar
ganimeti tanrılarla paylaştılar
yenilenler yenenlere yeni cennetler sunmaya adaydılar
yasaklı elmayla yetindiler
yasaklandılar
yasaklan
yasak
yas
yas tutmak için yaratılanlar
ilahi yasalara uydular
uyduruldular
uyduruk

uydurulanlara uymayanlar
çarmıha gerildiler
isalaştılar
derileri yüzülüp
mansurlaştılar
mabetsiz
matemleştiler
ama
mabutlaşmadılar...

Volkan Kemal