Monday, April 29, 2013

Sevdadır


Göğü kucaklayıp getirdim sana
kokla
açılırsın

solmuşsun
benzin sararmış
yorgun bir işçinin yüzüne benziyor yüzün
öyle bükük bakma bana

çam kolonyası getirdim sana
kentli dağlıların haklı sevdasını
bolu ormanlarından çarpan bir koku
sanki köroğlunun ter kokusu
aman kokusu, billah kokusu
canlarım, canım benim

üzme kendini bu kadar
sana umudu öğretemeyenlerin suçu mu var
bak yeryüzü ne kadar geniş
ne kadar dar

Dur
akıtma gönlüm yaşını
gözünden öpecek bir yer bırak
oy bana en yakın
bana en uzak
sevgili yar
hasretine vur beni

Giyecek çamaşır getirdim sana
adettir diye değil, sevdim diyedir
bağışla, eski biraz
bedenim uygundur diye bedenine
elimle yıkadım, ütüledim
elma ağacında kuruttum

Günler sarmal bir yay gibi
bunu unutma
bahar annemizin yemenisindeki solgun çiçektir
bunu unutma
seni ben her yerinden öperim
beni unutma

Kadere inansaydım
sana inanırdım
düşürmem sigaramın ucundaki külü ben

öyle kırık bakma bana
caddeler nasıl da genişliyor
sana bunu söyleyecektim
bileyli bir makas vardı yanımda
sana bunu söyleyecektim
hadi kes büyüyen tırnaklarındaki kiri
sana bunu........
oyyy nasıl söyleyebilirim
deliren sevdamızın kısrak huyunu

Elimi tut
tuttururlar, o kadarına izin verirler
kahreden bir ayrılığın çılgınlığı değil bu
bir isyanın kelepçeleşmiş resmidir parmaklarımız

sen içerde
ben dışarda.....
oyyy mahpusluk mahpusluk......

Arkadaş Z. Özger

Thursday, April 18, 2013

Attila József


 İntihar Eden Şairlerin Hayat Analizleri-1

Attila József

11 Nisan 1905 bahar mevsiminin ortalarıydı. Zaten çok fakir olan aileye yeni bir fert daha katıldı. Yiyecek ekmek bulmakta zorlanan ailesi vardı. Baba sabunculuk yapıyordu ama kazanç aileye yetmediğinden anne hizmetçilik yapmaya başladı. Fukaralık iliklerine işlemişti. Çocukların açlıktan ağlamalarına dayanamayan anne zaman zaman babayla kavga ediyordu. Anne baba arasındaki bu kavga Attila gibi diğer kardeşlerinde psikolojilerini bozmuştu. Attila daha 3 (üç) yaşındayken baba evi terk etti ve Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçtı. Anne çalışma temposuna ve bakmak zorunda olduğu 3 çocuğa bakabilmek için elinden gelen gayretin fazlasını göstermesine rağmen stresine dayanamadı ve hastalandı.

Annesinin hastalanması üzerine Attila Devlet Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından bir aileye verildi. Çocuk yaşına rağmen domuz çiftliğinde çalıştırılmaya başladı. Evlatlık verildiği aile Pista adını verdiği Attila'ya hor davranıyor, hakir görüyorlardı. Annesinde uzak olmak ve onu merak etmek Attila'yı hırçınlaştırmıştı. Annesinin iyileşmesi üzerine daha yedi yaşındayken evlatlık verildiği aileden alınarak annesine verildi. Annesine yardımcı olabilmek işin bulabildiği her işte çalışıyor ve evine ekmek götürüyordu. Sinemalarda su satıyor, çöp topluyor ve kazanç elde ediyordu.

9 (dokuz) yaşına geldiğinde içinde ki gelgitler, ani karamsarlıklar ve hayatın yükünü taşıyamamaya başlamıştı. O yıllarda dünya topyekun savaşa tutulmuştu. Ülkesinin üzerinde savaşlar geçiyor, toplum gittikçe fakirleşiyordu. İnsanlar yemek için ekmek bulamazlarken ellerinde olan her şeyi bir başka insan topluluğunu yok etmek için harcıyorlardı. İlk intihar girişiminde bulunduğunda 9 (dokuz) yaşındaydı. Fakir ailenin, yokluklar içinde kıvranan çocuğu zengin bir yolu seçtiğini düşünerek intihara kalkışmıştı.
Bu onun ilk intihar girişimiydi ama son olmayacaktı. Ömrü boyunca onlarca kez intihar girişiminde bulundu. Yaşamak zordu ama ölmek de kolay değildi. Ocsöd köyünde evlatlık verildiği ailenin yanında ayrılalı iki yıl olmuştu ama sıkıntılarında değişen bir şey yoktu. Yaşı küçük olduğundan da kimse şizofren olabileceğini düşünmemişti. 14 yaşında annesini kaybedince bir boşluğa daha düştü

Attila annesinin ölümünden sonra dikkatini okumaya ve yazmaya vermişti. Şiirleriyle mahalli gazetelerde yer alıyor ve tanınmaya başlıyordu. Artık sokaklarda görenler bu Attila demeye başlamışlardı. Ülkenin en önemli edebiyat dergisi olan 'Nyugat' da şiirleri yayınlanmaya başlayınca ilk şiir kitabı olan "Güzellik Dilencisi" ni yayımladığında daha 17 yaşındaydı. "Güzellik Dilencisi" isimli kitabında yer alan "Baş Kaldıran İsa" şiiriyle Allah'a hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında dava açıldığında daha lisede okuyordu. Mensup olduğu toplum dindar bir toplumdu ve buna hazır değildi. Evlatlık verildiği aile de dindar olmalarına karşın Attila'yı dindar yetiştirmemişlerdi. Yaşadığı sıkıntıları Allah'ın adaletsizliği olarak görüyordu. Davadan dolayı liseyi dışarıdan bitirmek zorunda kalmıştı. Liseyi bitirir bitirmez üniversiteye kayıt yaptırdı. Edebiyat ve Felsefe derslerine devam ederken ikinci şiir kitabı olan "Haykıran Ben Değilim" i yayımladığında da 20 yaşındaydı. Acılar ve yokluklar onu iyi bir şair yapmış ve tam bir toplumcu şair olmuştu. Bu kitabında yer alan bir şiir yüzünden okuldan uzaklaştırıldı. Faşizmin revaçta olduğu bir ülkede devrimci olarak algılanmıştı. Toplumcu şiirler yazması onun zatne hedef tahtası haline glmesine yetmişti.

Sıkıntılar ve dertler yakasını bırakmıyordu. Üniversitedeki bir Profesör tarafından Viyana üNiversitesine kayır yaptırması sağlandı. Orada da tutunamadı ve yine aynı yolla Paris'te Sorbonne üniversitesine devam ettiyse de bu iki üniversiteyi de bitiremeyerek Budapeşte Üniversitesi'ne dönerek eğitimine devam etti. Budapeşte Üniversitesi'nde okurken ülkenin önde gelen aillelerinden birinin kızıyla üniversitede tanıştı vesınıfsal farklılığa rağmen aşk yaşamaya başladılar.. Ruhsal durumu iyi olmayan Attila bir aşkın sancı ve deprentileriyle başa çıkacak güçte değildi ve bu duygusal yoğunluk hastalanmasına sebep oldu ve hastanede gözetim altında turuldu.

Daha 25 yaşındayken Komünist Partisi'ne üye oldu. 1930 yılında Macaristan Komünist Partisi'ne üye oldu. Ülkede faşizmin ağırlığını hissettirdiği dönemde parti çalışmalarında aktif olarak görev aldı. Kısa süre sonra partiyle fikir ayrılığına düştü ve sık görülen nöbetleri bahane gösterilerek partiden uzaklaştırıldı.

1931'de 26 yaşında ruhsal sorunlar yaşarken yayımlanan "Yaz Geceleri" kitabı sakıncalı bulunarak hemen toplatıldı. Sürekli koğuşturmalar geçirmesine rağmen toplumcu şiirlerine ara vermedi. 1932'de "Kenar Mahallede Gece", 1936'da "Çok Acıyor" adlı kitaplarını yayımladı. 1935 yılında bir kez daha hastaneye kaldırıldı.

Çocukluğundan beri defalarca denediği intihar girişimlerinin tanısı konmuş oldu. Şizofreni teşhisi koyulan Attila József 1937 yılında 3 Aralık'ta kendini bir trenin altına atarak daha 32 yaşındayken intihar etti.

Attila József Macaristanın toplumcu ve gerçekçi şairiydi. Dünyaya geldiği ortam onun isyankar ve devrimci yapmıştı. Faşist bir topluma karşı ezilen halkının yanında olmayı tercih etmişti. Yazdığı şiirlerden sebep okullardan atıldı. Davalarla karşılaştı 32 yaşına geldiğinde ise 100 yıllık yaşam sürmüşçesine çileler çekmiş ve mücadeleler vermişti. Attila József mevcut komünist mantaliteden de farklı düşünüyordu. Bu sebeple partisiyle ters düşmüştü. Oysa genç yaşına rağmen partinin en faal üyesiydi. Sistem onu da kahramanlıktan ve lider olmaktan alıkoymuştu. Daha iyi ve daha güzele ulaşmak için kalemiyle verdiği mücadele gibi partisiyle verdiği mücadele de engellerle karşılaşmıştı. Çocukluğundan taşıdığı yük yaşı ilerledikçe ağırlaşmış ve şizofrenik bir karamsarlıkla hayatına son vermişti. ALINTI
 
TERTEMİZ YÜREK

Ne anam var, ne babam.
Ne yurdum var, ne tanrım.
Ne beşiğim var, ne kefenim.
Ne sevgilim, ne aşkım, ne evim barkım.

Tam üç gün var açım,
komadım ağzıma bir lokma.
Veririm ömrümün yirmi yılını,
gücümü kuvvetimi, varımı yoğumu.

Kim alacak onları? Hiç kimse.
Şeytan isteyecek onları benden.
Bu tertemiz yüreği, bu iyi kalbi
Ne diye çalıp öldürmemeli?

Alacaklar gelip bir gün beni,
koyacaklar kutsal, karanlık toprağa.
Gelecek bir ot uzanacak alacak
şu güzelim yüreğimden gücümü.




FLORA

Şimdi iki milyarlar zincirlemek için beni
Benden bir çoban köpeği yapmak niçin kendilerine
Fakat  iyilik, şefkat ve nicelik duyguları
Göç ettiler onların dünyasından Güney'e.
Artık ışık içinde göremiyorum bu dünyayı
Göremiyorum , deney tüpüne bakan bir doktor rahatlığıyla
Diz çöküyorum, haykırıyorum yenilgimi
Sevgilim, bir an önce gelmezsen yardımıma

Köylü nasıl toprağa muhtaçsa
Yağmura, güneşe nasıl muhtaçsa, muhtacım sana
Bitki nasıl ışığa muhtaçsa
Ve klorofile, fışkırmak için topraktan,
Muhtacım sana, çalışan kalabalık
Nasıl işe, ekmeğe, özgürlüğe muhtaçsa
Ve nasıl avuntuya muhtaçlarsa kuşatıldıklarında
Çünkü gelecek doğmadı daha acılarından.

Bir köye nasıl okul, elektrik
Su, taştan evler gerekliyse
Çocuk nasıl gereksenirse oyuncaklara
Isıtan bir sevgiye;
İşçi için bilincin
Ve gözüpekliğin anlamı neyse
Yoksul için onurun;
Ve bulanık çocuklarına bu toplumun
Bir hayat çizgisi nasıl gerekliyse
Ve nasıl gerekliyse hepimize
Akıl, uyanıklık, yol gösteren bir ışık
Flora! Yüreğimde yerin işte öyle.

BİR İSPANYOL ÇİFTÇİSİNİN MEZAR TAŞI

İlençli bir asker olayım diye askere aldı beni Franco,
Kaçmadım, korkuyordum çünkü, adamı kurşuna dizerlerdi.
Korkuyordum - özgürlüğü, hakka karşı geldim bu yüzden
İrun varoşları altında. Ama ölüm yine yakamı bırakmadı işte.


Wednesday, April 3, 2013

Tüketim toplumunda sürekli devrim: yargısız infaz


Tüketim toplumunda sürekli  devrim:

Önyarılarımız kuşatmış yer yerimizi..onunla doğmuş, onunla büyüyoruz..büyüdükçe daha dar yargılar giydiriliyor üstümüze.. Ana-kucağindan askeredek..okudan işyerinedek..vatan, millet sakarya..tüm kutsanmışlıkları sırtlıyoruz. sorumluluk duyuyoruz sırtımıza yüklenenlerden. Kambursuz yaşayamıyacağımız inandırılmış. Aynı mahalle, aynı köy, aynı kasaba ve şehirli olmak.. aynı coğrafyayı paylaşmak güven veriyor..aynı partiden, aynı cemaattan, aynı takımdan olmak güç ve kuvvet veriyor. Tek tip insan kimliğini kuşandığımızın farkında değiliz veya bu kışla bize cennet geliyor. Irkçılık damarlarımıza işlemiş.. asil olan kanımız övgü ranzasının en başında yer alıyor. Sonra toprağımız, bayrağımız, dinimiz imanımız. Bize benzemeyenleri hamur gibi yoğurup kuşa benzetiyoruz.
Karşımızdaki aynı önyargıyla kuşanmamış veya onu yırtıp atmışsa; köle bir ruhla haykırıyoruz..vatan haini, alçak seni..
Gözümüze ilişen, hoşumuza gitmeyen ne varsa elimizin tersiyle bir kenara itiveriyoruz..
Vitrinleri süsleyen ışıklara takılıp, ekranlardaki renklerle sarmaş dolaş olmuş, karanlık bir boşluğa sürükleniyoruz..
Gözümüz ve elimiz arasındaki otomatik kontrol makinası tüm hızıyla reflekse dönüşmüş durumda, itiyoruz, iteliyoruz.. veya çekiyoruz, alıyoruz, bitiriyoruz..
Gördüğümüz herhangi bir nesneden yayılarak burnumuzadek gelen bir koku, yüzümüzün buruşmasına neden oluyor, kokuşmuşluğa endeksli önyargılarımız gene faaliyette..o nesneyi inceleme gereği bile duymadan çalıştırdığımız bu refleks, önyargı belleğinde potalanmış, kotalanmış bekleyişte..
Bir yazıyı okumağa başlamadan, yazarına ve yazının başlığına bakar olmuşuz..Yazarı bizdense, keyifle birkaç cümle okuyup ahkam kesiyoruz ev içi konuışmalarda, kahve köşelerinde.
Bir kişiyi dinlemeden ve anlamağa çalışmadan evvel, onun dış görünüşü, siyasi yelpazedeki yeri ve toplumsal statüsüne göre yargılatıp, hakkında yaratılan olumlu ve olumsuz yargıya göre hareket ederek, o kişiyi ya dışlıyor, ya da tabulaştırıyoruz..
Yemeği tadmadan, kokusuna, salçasına, rengine bakıp burun kıvırır olmuşuz..Lokantanın adı bize çekici gelir olmuş.. hızlı bir tıkınış içersine girmişiz..
İnsana da aynı tavırla yaklaşmayı sürdürüyoruz..
Bilincimiz dışında moda yaratıcılarınca belirlenen bir güzellik tanımına kafayı takmışız..Bildirilen ölçülere uymayanları dışlamakta tereddüt etmiyoruz..Sağlıklı yaşam, yerini “güzelleşme”ye kaptırmış..görünüşe kaptırmışız. Çünkü her an ekranlar pazar ekonomisine yönelik propaganda bombardumanıyla allak bullak olmuş usumuz..
Beğenilerimizin temelini oluşturan değerlendirme, bedenimiz dışındaki araçlar ve otoriteler: radyo, televizyon, gazete, mecmua, internet, devlet tarafından dikte ettirilir hale gelmiş.. reklamlar bilincimiz altında birer programlama işlevi görür olmuş..
Beynimiz, duyu organlarımız, kaslarımız, midemiz ve sevgi damarlarımız sanki başka merkezlerden yönlendirilir olmuş..otomatiğe bağlanmış robotlar haline gelmişiz..
Hastalığımızı ve nedenlerini biliyoruz, tedavi metodları hakkındaki bilgi odaklarının güvenilirliğinden kuşku duyuyorsak, emin olabilmek için araştırma yapmak için kolları sıvıyoruz..Kuşku duymuyorsak, baldan bir bataklığa terkediyoruz kendimizi..kendimizi aldatmakta üstümüze yok. Aldanmamış, açıkgöz olduğumuzun sanısıyla rahatlıyoruz..
Hep haklıyız, haklılığımızı ispatlamak için her türlü zahmete katlanıyoruz, terler döküyoruz..Çocuklarımızı yarış atları gibi yetiştiriyoruz. Onları aldıkları puanla değerlendiriyoruz, sevgiyi disiplin olaral algılıyoruz, saygıyı da. Şartlı refleklerimiz heryerimizi kuşatmış. Pavlovun köpeği haline getirilmişiz.
Devletin üçüncü gözü her zaman üzerimizde..takip edilmek dinlenmek, sorgulanmak günlük alışılagelmiş basit olaylar halinde meydanın en alt manşetinde bile yeralmıyor.
Nasıl düşünülürü düşünmeyi beceremiyoruz.
Beceriksizliğimizi kaba kuvvetle bastırmanın yolunu iyi biliyoruz.
Aynı köyden, aynı aileden askerde iken öldürülene şehit deyip değer verirken; resmi törenler ve madalyalarla bayraklara sarıp son yolculuğuna uğurlarken; dağda iken güvenlik güçlerince öldürülen diğer kardeşe, düşmana bile yapılamayacak muameleyi uygun görüyoruz.. Cenazelerin dini vecibelere göre gömülmesine bile razı olmuyoruz.
Yıllarca süren kirli savaşa dur deyemiyoruz.
Dur deyenleri, barış isteyenleri hainlikle suçluyoruz.
Savaş çıkaranlarla, savaştan nemalananlar aynı şehit cenazesinde boyverirken; acılarımızı yüreğimize gömüp susuyoruz.
Savaşın onbinlerce can almasına, binlerce yaralı sakat, travmalı insan yaratmasına; milyarlarca dolarlık kayıplara, doğanın emeğin tahrip olmasına rağmen, biz susmayı tercih ediyoruz..
Allah devlete millete zeval vermesin! düsturu acılarımızı örtmeğe yetiyor mu.?
Devleti elinde bulunduranlar seni oy, emek ve asker ambarı olarak gördükce, sen ölmeye devam edeceksin, neden öldüğünü bilmeden fail-i belliye gideceksin!
Önce, kendi ruhunu öldürdüğünün, onu kutsal devlet, vatan içinde erittiğinin ayırdına varmalısın. Vatandaş olamadığının gerçeğini görmelisin!
Belki, sonra yargısız infaza boyun eğmemeyi becerebilirsin.

Volkan Kemal
Mayıs 2005