Sunday, September 30, 2012

Kediler ve köpekler şehrin sakinleridir..


YETVART DANZİKYAN - yetvartd@ttmail.com

01/10/2012

Bu yasaya karşı çıkmak her şeyden önce insanlık ve vicdan gereğidir. Kentin, dünyanın, doğanın sadece bize, insanlara, insanların rasyonalize ettiği o modern ve aslında insanı da ezen sisteme ait olmadığını idrak etmekle ilgilidir


(FOTO:Antalya'da yiyecek aramaya giden kedi, yavrularını dişi köpeğe emanet ediyor)

Bir yasa var TBMM gündeminde, mutlaka duymuşsunuzudur. Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından hazırlanan Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, 11 Eylül'de Başbakan Erdoğan tarafından imzalanarak Meclis’e gönderildi. İsmi “Hayvanları Korum Kanunu” ancak bazı maddeler hayvanseverlerin (ki böyle tanımlamak yanlış, vicdan sahibi herkesin) tepkisine yol açtı. Bunların başında şu maddeler geliyor:

-“Sahipsiz hayvanlar barınaklarda kısırlaştırılıp aşılandıktan sonra sahiplendirilinceye kadar ormanlık alanlarda kurulacak ‘doğal hayat parklarına’ yerleştirilecek.”
Bu madde sayesinde sokaklardaki başıboş köpeklerin toplanarak “doğal hayat parkı” adı altında ormanlık bölgelere bırakılması ihtimali var. Ve sokaklarda yaşamaya alışmış köpeklerin ormanlık alanda yaşamlarını sürdüremeyecekleri neredeyse kesin. Şu madde de hayli irkiltici doğrusu

-“Sahipsiz ve güçten düşmüş" hayvanlar, mevcut 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu ile 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununda öngörülen durumlarda uyutulabilecek”
Açık konuşmak gerekirse sokaklardaki kedi ve köpeklerin eğer ormanlık alana götürmeye değmeyecek derecede güçsüzlerse öldürülmelerinden bahsediyoruz. İnsanın aklına hakikaten Nazilerin toplama kamplarındaki sistemleri geliyor. Bir diğer tepki uyandıran madde de şu:

-“Evde barındırılabilecek hayvan sayısı Bakanlıkça çıkarılan yönetmelikle belirlenecek.”
Evinde üç ya da beş kedi besleyen çok sayıda insan var. Devletin buna karışması düpedüz işgüzarlık. Bazı komşuların fazla kedi ya da köpek beslenmesinden rahatsız olduklarını biliyoruz ama mevcut yasalarla bu konu zaten bir şekilde çözüme kavuşmuş durumda. Ve her ev, her apartman şöyle ya da böyle kendi yolunu buluyor. Bunu bir “sayıya” bağlamak günlük hayata biraz fazla müdahale olacak.

Dün Türkiye’nin birçok yerinde bu yasaya karşı protesto gösterileri düzenlendi haberlerden görmüş olmalısınız. Bilhassa İstanbul’da binlerce insan “Katil yasaya hayır” sloganlarıyla yürüdü. Benim burada üzerinde durmak istediğim, aslında bu sokak hayvanları konusunda Osmanlı zamanından beri bilhassa İstanbul’da bir yaşama kültürü oluştuğunu hatırlatmak. Gerek II. Mahmud, gerek Abdülaziz, gerek Abdülhamit, gerekse İttihat Terakki döneminde sokak köpeklerinin Hayırsız Ada’ya sürüldüğü, ancak İstanbul halkının bu uygulamadan rahatsız olduğu, yetkilileri protesto ettiği, o zamanki yönetimlerin de tepkilere dayanamayarak köpekleri tekrar İstanbul’a getirdiği bilinir. Ancak 1910 yılında İttihat Terakki dönemindeki uygulama vahşice olmuş, 80 bin köpek Hayırsız Ada’da can vermiştir. Ve bu uygulama İstanbulluların büyük tepkisine neden olmuştur. Özetle, böyle bir kültür vardır İstanbul’da. Ve bu sadece kentlilikle, vicdanlı olmakla değil. Tabii ki asli olarak bunlarla ilgili, ama ilave olarak dindarlığın o yumuşak, canlıyı koruyan versiyonu/yönüyle de ilgiliydi. Elbette burada belki de biraz batıl inançlar da devreye giriyordu, hayvanlara eziyet etmenin uğursuzluk getireceği gibi. Bu döneme ilişkin bir tanıklıktan bahsetmek istiyorum biraz. Ünlü İtalyan yazar Edmondo de Amicis’in İstanbul seyahatnamesinde sokak köpeklerina ayrılan bir bölüm vardır. 1870’lerde İstanbul’u gezen Amicis, bakın İstanbul’daki sokak köpeklerinin durumunu nasıl anlatıyor:

“İstanbul köpeği bol olan bir şehirdir, herkes gelir gelmez farkına varır bunun. Köpekler şehrin daha az kalabalık ama birincisinden daha az garip olmayan ikinci halkını meydana getirir. Türklerin köpekleri ne kadar sevip koruduğunu bütün dünya bilir. Bunu Kur’an’ın hayvanlara karşı da olmasını emrettiği merhamet hissiyle mi, yoksa köpeklerin de bazı kuşlar gibi uğurlu olduğunu sandıkları için mi yaptıklarını anlamadım, belki Peygamber köpekleri sevdiği, belki mukaddes tarihleri bu hayvanlardan bahsettiği, belki de bazılarının iddia ettiği gibi Fatih Sultan Mehmet’in Topkapı’da açılan gedikten arkasında bir sürü erkanı harp köpekle beraber şehre muzaffer girmesi yüzündendir. Şu bir vakıadır ki bu hayvanları içten severler, birçok Türk beslenmeleri için kabarık meblağlar vasiyet eder. Sultan Abdülmecid (II. Mahmut ya da Abdülaziz’den bahsediyor olsa gerek.YD) bunların hepsini Marmara’da bir adaya sürdüğü vakit, halk sızlanıp mırıldanmış, köpekler geri dönünce de bayram etmiştir. Hükümet hoşnutsuzluk yaratmamak için bu hayvanları hep rahat bırakmıştır. Bununla beraber Kur’an’a göre köpekler murdar bir hayvan olduğundan ve Türkler evlerinde barındırdıkları takdirde evlerinin kirleneceğini zannetiklerinden İstanbul’da bir sürü köpeğin hiçbirinin sahibi yoktur. Köpeklerin hepsi birden, tasması, vazifesi ismi, meskeni, kanunu olmayan büyük bir serseriler cumhuriyeti teşkil ederler. Her şeyi sokakta yaparlar: kendilerine sokakta oyuklar kazarlar, orada uyurlar, orada yer içerler, orada doğarlar, yavrularını orada emzirirler, orada ölürler ve hiç değilse İstanbul’da hiç kimse köpekleri dolaşırken veya yatarken rahatsız etmez. Köpekler yolun sahibidir. Bizim şehirlerimizde atlara ve insanlara köpekler çekilip yol verirler. Burada köpekleri ezmemek için insanlar, atlar, develer, eşekler şöyle bir kavis çizerler. İstanbul’un en kalabalık yerinde, sokağın ortasında halkalanıp yatan dört veya beş köpek, yarım gün boyunca bütün bir mahalle halkının kıvrıla kıvrıla yürümesine sebep olur.” (Edmondo de Amicis, İstanbul-1874, TTK Yayınları)

Amicis’in köpekleri anlattığı bölüm aslında uzayıp gidiyor, ben buraya sadece bir kısmını aldım. Şunu söylemek istiyorum. Diğer şehirleri iyi bilmiyorum ama İstanbul’un köpeklerle, kedilerle başka bir bağı, kültürü, tarihi var. Ve tabii insanlığın da köpeklerle kedilerle, başka bir bağı, tarihi var. İşin özü şu: bu yasaya karşı çıkmak her şeyden önce insanlık ve vicdan gereğidir. Kentin, dünyanın, doğanın sadece bize, insanlara, insanların rasyonalize ettiği, yücelttiği o modern ve aslında insanı da ezen sisteme ait olmadığını idrak etmekle ilgilidir. Bunu bir kenara yazalım bir kere..

Gelelim Hükümet’e. Bütün bir kent dokusunu tahrip eden, İstanbul’u koca bir otel ve alışveriş merkezi gibi gören, yeni rant alanları yaratmaktan başka bir şey düşünmeyen AKP’nin; İstanbul’un, kentin bir parçası olan sokak hayvanlarına merhametli davranması, aslında beklenebilirdi diyeceğim ama bir kez daha düşününce hayır beklenemezdi diyorum. Çünkü AKP her şeyden önce asıl kendisinin bağlı olmasını beklediğimiz (doğa ile uyumun idrakini geçtim) o merhametli dindarlıkla ilgisini olmadığını; o gelenekten değil; ezen, horlayan, güçlüyü baştacı eden gelenekten geldiğini defalarca gösterdi. Neyse..

Direneceğiz bu yasaya, haberiniz olsun.



Zeynep Özkal Arıkan-Kum Bekçisi*Nilgün Marmara'ya ithafen* www dolaysiztumlec com


Hümeyra - Gidemediklerimiz

Görüyormusunuz Denizin Gerisinde
Kumsalda Hayli Uzakta Bir Ev Var
Tek Pencereli Bir Ev
Içerde Bir Iskemle
üzerinde Gençliğim

Bir Yatak, Bir Yorgan, Bir Kirik Masa
Bir Ip Sallanir Boynumda

Odama Simsicak Iklimlerle Geldiniz
Gözleriniz Kararliysa Sevmeye, Sevilmeye
Bu Gece Sabaha Dek Ipi Siz çekeeksiniz
Simsicak Deniz,
Gidemediklerimiz...
***
 

“..Henüz bir masal olan şu zaman, sana göstermeden bir yere gizlenmiş olabilir. Ya git, ya da kal. Mesafeyi dondurmuş, boğazını kurutmuş, dilini koparmış, başını döndürmüş olabilir. Git, ya da kal. Karşındaki karanlık, yüzüne çığlık çığlığa çarpıp duruyor olabilir. Git..Kal..Sadece parmaklarının yardımıyla konuşabilen şu dudaklardan sızan sayıklama, seni yaralıyor, yok sayıyor, yıldırıyor, başucunda bekliyor, yüzüne üflüyor, seni iyileştiriyor da olabilir. Gitme, kal. Hep zaman yok, kalmadı denecek. Hadi gitme. Kal. Ya da git! Dön geri. Bu yer, tutsak bir kimsenin ilk bedeni. Çoktan ayrıldı. Bu yer tek ayartılmanın, sevmenin sürekliliği..Ya git, ya da kal…Dön geri..”-Hür YUMER

Monday, September 17, 2012

ece ayhan - mor külhani


Kelaynak kuşundan aforoznameler


aklına geleni yazıp söylemeyi alışkanlık haline getirenlerdendi kelaynak kuşu..
nesli tükenmeğe yüztuttuğu için, aforoz edilmişliğine bir şeyler eklemeyi düşündü..taşındı ve yazıp paylaştı...absurd bulanlara merhaba..



Aldatan aldanır.
Anladığın kadar konuş, ama konuştuğun kadar anlama
Anlamadığını sor, ama sorduğun kadar anlama
Anlamayorum, çünkü darım
Anlayorum, çünkü varım
Aradığını bulduğun an, aranmaktan vazgeç
Aradığını bulmak istiyorsan önce kendinden vazgeç
Ardına bakmadan gittiğin yol emin değildir
aşkı tarif eden aşık sayılmaz
Aşkta boşluk arama
barışa savaşanlar karar verir.
Başkasını kendinde ara
Benzeşme benleşme bendeleşme
bilgi belleğe muhtaçtır
bilgi biriktiren paslanır teneke paslanmaz
cahil cesaret keramet yaratmaz
çocuk sevgiyi anadan, sövgüyü babadan alır.
Davetsiz misafir sofrayı daraltır
Deli delinin acısını, veli velinin bacısını alır
Dostlarınla değil, dostluğunla övün
Durduğun yeri değil, düştüğün yeri iyi belle ki sıçrayabilesin
Dünyanın merkezinde olduğunu sanana pervane olunmaz
Düşerken tutunacak dal az olur
eleğini elemeyen un eleyemez
en güzel düş uyumadan kurulur
erkeğe özenen kadın erkekleşmez
esarete alışan cesarete kavuşmaz
Geri dönüşsüz yolda yürüme
Gönlünü aç, gözünü kapa
Haklı çıkmak için harcayacağın zamanı haksızlığını tamir etmeğe harca
Haklının hakkını haksız vermez
hayvansız dünya insanlara mezar olur
her korkulu rüyanın sonunda sabah olmaz
her kölenin ruhunda yanan isyan ateşi onu özgürleştirmez
her sevgi karşılık bulmaz
ihtiyarlamaktan korkan çocuklaşamaz
İzansız zeka aklı aptallaştırır
kadere inanan, kedere razı olur
kadını kadın yapan şey, erkeği erkek yapmaz
karşılıksız sevdiğini söyleyen karşılığını öder
kendi yalanına inanan, başkasının doğrusuna kanmaz
Kendine bak başkasını gör
kendinize yalan söylersiniz, ama kandıramaz sınız
Kendinle hesaplaşmayanın asabı bozulur
kendisini tanımak, başkasını tanımaktan zordur
köle sahipleri kölelerin gücünden değil kendi zayıflığında korkar
namus davasına hakimler bakmaz
Ne tanrıya inan, nede duasız kal
Ne yalana inan, nede yalansız kal
Ölüm zamana yenilmez
ölümden korkan yaşamasını beceremez
Sabrını bile, kinini kınla
saçmalıyorum çünkü varım
Sahiplendiğinle sahipsizleş
savaşanlar neden savaştıklarının ayırdına varsalar savaşmazlardı.
Serhoşsan sarhoş olmazsın
tanrı kadın olsaydı, erkeği yaratmazdı
tanrı kadını yaratmadı, ayarttı..
tanrı önce kendisini yaratsaydı, insana gerek kalır mıydı?
Uçarken sana kanat takan çok olur
yalan söylemeyen doğru yoktur
Yaşama sahiplenme, ölümsüzleşirsin
yaşamasını bilmeyen ölmesini de beceremez
Zamanın gelince ölmesini bil

Volkan kemal

Tuesday, September 11, 2012

Andrei Tarkovsky-- Bir Delinin Haykırışı--Nostalghia(Türkçe Altyazı)-Farid Farjad-

insanoğlu dinle!
Domenico burada, Bagno Vignoni'nin delisi.
Hayır, onun deli olmadığını biliyorum.
Öyleydi, bunu anlayacaksın.
O burada Roma'da, bir gösteri için.
Üç gündür konuşmalar yapıyor.
...
Nasıl gidiyor?
Kalbin nasıl?
Bilmiyorum, sınıra dayandım.
İçimde hangi atam konuşuyor?
Hem aklımda hem de bedenimde...
Aynı anda ayrılamam.
Bu yüzden tek kişi olamıyorum.
Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.
Fazla büyük usta kalmadı.
Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.
Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış.
Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.
Okul duvarları, asfalt ve refah reklâmlarının
Uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere...
Böceklerin vızıltıları girmeli.
Her birimizin gözlerini ve kulaklarını...
Büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.
Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı.
Yapmamamızın bir önemi yok!
O isteği beslemeliyiz...
Ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz...
Sınırsız bir çarşaf gibi.
Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız...
El ele vermeliyiz.
Sözüm ona sağlıklıları...
Sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.
Siz sağlıklı olanlar!
Sağlığınız ne anlama gelir?
İnsanoğlunun bütün gözleri, içine...
Daldığımız çukura bakıyor.
Özgürlük faydasızdır...
Eğer gözlerimizin içine bakmaya...
Yemeye, içmeye ve...
Bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa!
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler...
Sözüm ona sağlıklı olanlardır.

Sunday, September 9, 2012

Denklem


Birçok bilinmeyenli denklemmiş meğer yaşam
Eksiler artılarımı aldı götürdü
Elimde kaldı koca bir sıfır

Nedenini bilmediğim sonuca
hep katlandım
Acılara bal çaldım..
Ne Mesih çıkageldi
Ne de Hızır

Şans teğet geçti hep
Bir daire içinde döndüm durdum
Yarı çapımı pi ile çarpıp ikiye böldüm
Üçüncü gözüme beynimi ekledim
Düşlerim gene kaldı kısır..

Yarınımı sıfırla çarptım
Cebime böldüm
Kursağımı ekledim
Benliğimi çıkardım
Elimde bir ben kaldım

Ölüme çeyrek kala
Yokluğa kavuşmak adına
Varlığımdan vazgeçip
Girdim dipsiz kuyuya

Şimdi bu bilinmeyen yerde
Ne zaman var
Ne mekan
Ne de şeytandan korkan bir yaratan
Kendimi çoğalttım ben
koca bir sıfırdan...

Volkan Kemal

Saturday, September 8, 2012

Başak


İçim sızlıyor
bu öykü böyle yırtık
şöyle pırtık
bitti
bitmeyecek!

avuçlarım yanıyor parmaklarım tırnaklarıma evrilmeyecek
bacaklarım arasına kıstırıp kaçmayacağım bu kavgadan
bu öyküyü zafer takları süslemeyecek
nede heykeli dikilecek sürttüklerimin
sürtük sürtüp geçsede teni..
dedi karakedi

kızgın damda seke sek oynayan
bebelere dalarak
çocukluğuna yöneldi
gözgöz olmuş anıların
kapılarını hanca açtı
şan kapılarından binlerce
yolcu geçti
eyleşti
seyirleşti
evir devir devirleşti
ve
yüreğinin tam orta yerinde
dilleşti..

hep aradım dedi
bulunmayacak olanı
hep çözmeğe çalıştım
densiz mizansız denklemi
hep isyan ettim bana giydirilene
boyun koyun eğdirene
yerli yersiz
yeldirene..
ve
geldim bu güne

bugün dünden azılı
kadere kısmet yazılı
itli silahlı tazılı
sokağa postal kazılı
kazıl
kaz
kaz kafalı
ördek yürüyüşlü
ayaz yüzlü
ödlek tözlü
sürülere katılmadım hiç..
ürünleşmedim
dürümleşmedim
lokmanlaştım..

Yirmi yıl olmuş
sözleşen
özleşen
dilim dilim dilleşen
düttürünün geçmişi..

her saniye bir bebenin
göz nurumu sönmüş
sömürmeden
savaşdan
göçten göçürtmeden
çölden selden
işten aştan
bitten
itten

sokaklar mı hayalet gemisine bindirilmiş
tinerden
esrardan
buzdan
tuzdan
yeni rakıdan
izmaritten..

yollar mı kesilmiş
okuldan
hastaneden
işten
inişten
yokuştan

yoksulluk fırtınasına mı gerilmiş
tenlerinin en ince yeri
bacaklarını mı açmış
anamal devleri
piyasaya mı düşmüş sevişme
düzüşmeye mi dönüşmüş
sevdam benim
“orospuya mı” çıkmış adları
“ibneleşmiş” mi kırk yıllık gavatlıkları
avratlarını mı satmış
erk pusatlı
köstek saatlı
namusa biçilirken
don
donsuza karartılmış yarın
namusu apışarasına mahkum edenler
soygunu
maske maske
kuşanmış
dinden girip
imandan çıkmış
saltanatları..

global devşirmeler
devşirmiş
dervişleri
salmış çayıra..
yağlı sahteyanlı kısbetle tutulmuş halaya
açılım var
kaçılım var
saçılım var derken
kanlı madalyalardan
rant koparanlar
rant koperasyona
kapıcı durmuş.

Ve sustu karakedi.

zıplasa karşı mahallenin sokağına erişecekti bacakları..
biliyordu bu devran
böyle sessiz
öyle uyuşuk
şöyle pörsük
geçmez

biliyordu
seke sek oynayan bebelerin kursağından
bir dirhem
ciğer geçmez

sadece şuna aklı ermiyordu
bu sokak sakinleri
neden sukutu
ikrardan bilmez..

neden birleşip kenetlenmez
tırnak tırnak söküp
arnavut kaldırımlarını
cepheleşmez!

Umarsızlığı çöp tenekesine atan
karakedi
kırık tırnağının acısına aldırmadan
ıslak kaldırım taşlarından birini
yerinden oynattı
taş yerinden oynadı artık dedi
taşlaşma!

kaş kılınç
göz kalkan
ser yerinde saydı
serdengeçti
baş
ak

Volkan Kemal


Thursday, September 6, 2012

Cafe del Mar - I Love You

Now that we're alone
I'll try my best
To make you understand
How I need your love
To guide my life
'Cause you're my universe

Then the sun shines when you smile
Brightening up
All the lonely nights
The eyes speak from the heart
Words can't define
More than beautiful

I love you like
I've never loved before
Repeat 2x

Take me in your arms
And give me warmth
I'll never go away
Let me feel you close
The river flows
Let's give another chance

Then the sun shines when you smile
Brightening up
All for lonely nights
The eyes speak from the heart
Words can't define
More than beautiful

 



I love you like I've never loved before Repeat 4x You're still with me You're still with me now and forever Let the river flow Let the river flow I love you like I've never loved before Repeat 4x

La Llorona


Umarlı



bana bir masal anlat
içinde insan olmasın
kana susamış,
kansız..

bana bir tuval fırlat
gökyüzü rengini kıskansın
günboyu mavi aksın
denizler
morarmasın...

bana bir yalan anlat:
kediler kovaya dalsın
yıkansın
arınsın
barınsın..
darılmasın..

bana bir ses ver..
karadeniz gibi çılgın olsun,
saçları dalgalı
omuzlarına düşsün deniz kızlarının pulları..
güneş tozlarına karışsın
kara
deniz
karar masın..
hep mavi kalsın

bilirim, yasaklı her düş gibi
mavimsi kalmayacak
ayaklarındaki
inci taneler,
köpük köpük
ağaracak..

bakma öyle dingin durgun suya daldığıma..
bozabilirim diyorum..
yeminli, tabulu tapulu ne varsa..
kaçabilirim diyorum..
senden uzaklara
yakınlaşmaya
yıkabilirim diyorum
postumu dizine
çıkabilirim diyorum
öykülerin kerevetine
yok olabilirim
öykünmelerde
varolabilirim
sökülmelerle
süklüm püklüm
fakat
umarlı

Volkan Kemal
Yarımlık'lardan

Monday, September 3, 2012

Balıklaşır


Çelikten orduları vardı demir ökçeli
gözlerinden alevler fışkırıyordu
kolları dövmeli
miğferleri antenli
uçan atlara binip geldiler
okları yıldırımdan
dudakları kınında paslanmış kılıca benziyordu
avutları yosun tutmuş balık ölüsüne
dişlerinden kan sızıyordu
gök gürlemesiyle yayılıp
karekare işgal ettiler
bulutları sağaltıp sicimlediler
yolları daraltıp düğümlediler
şarteller delindi karardı bacalar
muzaffer bayraklar yarıya indi
madalyalılar saklandı
aryalar salyalandı
sarpa sardı hesaplar
yıkıldı değerler
algısız yargılar
kargılara geçirildi
eğilmeyen başlar

savaşmadan teslim oldu kalesiz şehirler
ayaklar meydana dizildi
ayaklanmadılar
insan teriyle yıkandı taşlar
kaşlar kalkmadı bir daha
düşünce yere başlar
utanç duvarları yıkıldı bir bir
ar damarı çatladı
ekran ekran parladı
yeni düzen
düzülenlere açıldı kerhaneler

yıkıntılardan suluetler indi sokaklara
derileri dökülmüşler cüzzamlılar
burunları düşmüşler
dudakları sıyrıklar
apışarası yanıklar
yaraları kavruklar
savruklar
bir kez daha köleleşti
kökleri çürük dişler
gıcırdamadı
kabulümdür dediler
salgın bir hastalık gibi yaydılar
umutsuzluğu
çaresizliği
yenilgiyi
köşeyi dönen apoletli
adamsendeciyi başa geçirip
terkettiler ülkeyi

korku döllendi toprağında taşında
gözler körlendi
baktılar anlayamadılar
konuştular anlatamadılar
düşlediler düşünemediler
ağladılar dizboyu algılamadılar
dualadılar adaklandıklarına
kurbalık kuzulara döndüler
sürüldüler uygun adım
bir o yana
bir bu yana
yan yana
mehteranla

leş kargaları ürküp kaçtı
korkuluklar kutsandı
tırpanla girilen bahçelerde
başlarını eğmişti tüm menekşeler
isyanı unutmuş bülbüllerin
güllerini derlediler
boynunu büktü karanfiller
kızıl bir dudak izi kaldı geride
yarına miras olsun deye
bazan kazık çakar gökyüzüne
pusulasını yitirmişlere
bazan asi bir ırmak olur
taşar çöllenmişlere
gölleşir
balıklaşır
pullaşır
zıtlaşır
kendine kendince

Volkan Kemal

Saturday, September 1, 2012

Ay ışığı


 Başını kaldır bak yukarı
iki gözün üçe muhtaç
yüreğini al eline
yürü kızgın damdan aşağı
sokak karanfil kokuyor
zencefil dilli perdelerde mum ışığı
tarçınlı çay bardağında dudak
kızıl mı kızıl
vişne reçeli
iğde dallarına sarmalanmış
balkonda hanımeli
tırnaklar arasında
boya paneli
rengarenk
cümbüşü şafaklar kurgulanmış bu sabah
aç göğsünü
kardan kelebeklere
açıl
sahilsiz
sahipsizliklere
gülüşlerine ekle beni
 
anılarla ciltlenmiş duvar araları
mürekkep kokuları kurumuş
sarı yapraklarda tırnak izi
ünlem işareti
kilimleşmiş halılarda ayak parmak uçları
sessizlik kuleleri
diz kapakları
pembe topuk
ay yüzlü pencere aralığı
ışık fırçaları
gümüş dilli yatak çarşafı
ılık mavi
sevda kokusu gezinir
dişlenmiş dudaklarda
loş meyhane ağızlı kadeh kıskanır bizi
sevgi nağmeleri izlenir
kırkbeşliklerde
Sara’lanırım
  
“Men seni gördüm ay ışığında, köynümü verdim ay ışığında”

sarmalanırım ay ışığında

dedi karakedi
çıktı zifir kara zindanından
ay ışığında

karıştı
ebemkuşağına
ay ışığında..
ay ışığı
ay ışı
kararma sakın bir daha!

Volkan Kemal