Monday, May 14, 2012

Anlatamam

Anlatırım kare kare
insan oluşlarımı
anlatırım ben fotograf karelerine sığmasada
gez gözden arpacıktan kopmayan
mermi çekirdeğini anlatırım ben
kovanlaşmayan bakır levhadan...

yolu anlatırım ben ulaşılmayan
yolsuzu soysuzu hırsızı
hain sularını anlatırım ben karartılan gecelerin
bıçak sırtında yürümeleri gölgesiz...

aşkı anlatırım ben
kare kare
dörtköşe dudak yarası
ağu içmişcesine sancılı bükülüşleri
baldıran otundan yapılmış
yeni sokrat-lara layık...

açlığı anlatırım ben sızım sızım
darfurdan somaliye
yeşil bir film çekerim
kurumuş bir dala tünetirim
barış güvercinini
soykırımlarını anlatırım
her adımda karşıma çıkıveren
ararattan andiye

yakarım gemilerini dönüş yollarının
pusulasını şaşırtırım ben
korsan şafakların
dalgaların renklerini kızıla boyarım hep
inci dişli sulara erişmeden...

resimlerle anlatırım ben
varoşlarda varoluşları
efsaneden türeyişleri
yudum yudum tükenişleri
ölümsüz yokoluşları...

kendi öyküm kameraya asılı kalır
anlatırken mercek mercek
alık alık
kare kare
pare pare
top atışları...

Volkan Kemal

Friday, May 11, 2012

Çörten dudak



Yakıcı ve yanıcı bir soydan türedi
zamana eş bir hızla üredi
tanrısal bir hazla kükredi
yıldırımlar kuşanan
gökyüzünün kömür gözüne hayran
kızıl bulutlardan aktı
dağların doruğuna
yalçın kayalardan süzülüp geldi
            kardı buzdu
            sağnaktı
derindi
yalındı
yalınayaktı
yılgın değildi
ayaklarıma dolanan su

ısıttı bakışlarımı
            demlendi
            nakılaşdı toprağımı
dölledi baharımı
yaktı
savurdu
çıvgın
karanfil kokulu rüzgara karıştı
            ılıdı
            ırmaklaştı
            yosunlaştı saçları
            süngerleşti özü
            söz dinlemez oldu
            sazlıklara sarıldı
            aktı
            ama akıntı olmadı
            temizledi acıları
            deşti yaraları
            arıttı

akıntı ya karşı kürek çekenlere
            tutunacak dal
            aça yal
            arıya bal
            düşküne sal oldu
yusufçuğa kanat
balıkçıya sanat
kürekçiye yürek oldu
            asiye hayrat oldu
çöle
çörten dudak

Volkan Kemal
Yarımlık lardan

Thursday, May 10, 2012

Aramızdan Ter Sızmasın

Aramızdan Ter Sızmasın
                                                            Yalnızlığın gözü kördür derlerse de inanmam...
 Bazen tavana dikerim gözlerimi... Sobanın ön camından yansıyan ışık kümesine takılır; gerilere doğru gider, yarı uykuya dalarım... Sobanın üzerinde kızaran ayvanın kokusu yayılır odaya. Bir dilim alır; dişlerimin arasında suyunu emerim; tok bir bebek gibi. Üçüncü gözümü açarım yavaş yavaş. Ayağımın baş parmağınıdaki sancıdan başlarım; çocukluğumun neşeli demleri, baltadan fırlayan odun parçasının tırnağımı söküp atmasıyla aniden kesilir. Acı bir yana, kanın rengi beni büyüler. Tatmak isterim; bir parça alıp, dilimin üzerine sürerim. Ekşimtırak, tuzlu bir tad, boğazımdan aşağıya iner. Ölmeden evvel mundar olmasın deye kesilen hasta oğlağımı anarım. Babama kızgınlığım ondandır işte, çünkü acımadan kesmiştir oğlağımı; çocuk düşlerimle, çocuk kalbimle birlikte.. Bir parmak kanını da alnımın orta yerine sürmekten geri durmamıştır. Tıpkı babamı her anışında "bizde adet böyleymiş" dediğince anamın.
Biz hep göçebe yaşadık. Atlı arabamız vardı. Bazen kasaba kenarlarına konaklardık. Anamdan hayvan barsağından elek yapmasını, babamdan ise at binmeyi öğrendim Babam kalaycılık yapardı. Kasabanın sokaklarını karış karış bilirdim.. Hep onunla dolaşır; bakır tencere ve kapları kalaylardık. Ben körük çalıştırırdım ve pazularım bu yüzden hayli gelişmişti. Anam hep kız doğurmuş. Sonrasında babam oğlan hasretiyle öldü. Çok içiyordu çok o kadar ki sarhoş olunca,vmesin deye, arkamıza bakmadan tabana kuvvet kaçardık çadırdan..
Bizlere her türlü lakabı takarlardı: Kıpti, şopar derler; elekçi, apdal, mırtip, bala, gurbet, aşık, cano, şigan da cipsi de derlerdi. Bazıları 'cingan' bazıları da 'Çingene'.. derdi. Ne deye çağırırlarsa oyduk hatta o olmak durumundaydık onlara göre biz; hiç mi hiç takmazdık kafaya..Biz ne olduğumuzu biliyorduk ya, önemli olan oydu bizim için. Mesleğimize göre de ad takarlardı; demirci ve kalaycılara 'lungur', çalgıcılara 'lavtal'.. Velhasıl hepimiz birer Roman'dık. Tepeden tırnağa sahip olduğumuz öykümüze sarıldık kan içinde…
Üçüncü gözüm, sabaha dek vücudumda gezinir, diz kapağıma gelince durur, soluklanır. Bu canı en çok, ayaklar taşımıştır. Onun için onların yeri, başımın üstündedir ama diz kapağımdaki sancının, başka bir öyküsü vardır. Tahammül edilemez acıların biriktiği ana sinir uçları, orada düğümlenmiş gibidir sanki..
Aleksi çok seviyordum; aramızda yaş farkı olmasına, hareketleri ve heyecanı ile babamı çağrıştırmasına rağmen çok seviyordum. Seviyorduk birbirimizi. Asi ruhluydu.. Romanya'dan Avusturya'ya dek göçer, tekrar Köstence kıyılarında konaklardık. Bizim ne vatanımız ne de sınırlarımız vardı. Yaz mevsimi geldi mi şenlik olurdu çadırlarımızın etrafında. Keman, gırnata, darbuka sesiyle inlerdi, tepeler. Her şey rengarenk bir tabloya dönüşürdü. Sabahtan tenekelerle getirdiğimiz suyu; güneşli bir yere koyar, ılıtırdık. Sonra da ağaç dalına astığımız delikli tenekenin altında yıkanırdık Aleksle. Bana sıkaca sarılır; "Aramızdan ter sızmasın" derdi..
Sızmadı da ve biz kışın ayazında, ateş etrafında dans eden dostlarımızın alkışları arasında nişanlandık. Gümüş yüzüklerimizin içine isimlerimizi yazdırmıştık: "Aleks -Maria..."
 “Kasıkların serçe yuvası.. Meşe gibi kokuyorsun” derdi bana, minik minik öperken; her yanım, alev denizine dönüşürdü.. Ilık bir meltem ürpertirdi derimi.. “Kadınım, avradımsın” derdi.. Gamzeleri vardı iki yakasında yanağının. Gülünce içime bahar serpilirdi.
Odun külünden yapılma suyla ovardık bedenimizi. Sabun yapmasını da öğrenmiştik. Biraz tuz, odun külü ve zeytin yağından.
Bir gece onlarca uçak geçti üstümüzden… Şaşırdık…
Ertesi sabah toparlanıp kaçmaya fırsat bulamadan, etrafımızın yabancı askerlerce sarıldığını gördük. Kadınları çocukları ve erkekleri biribirinden ayırdılar..
Aleksi benden söküp almışlardı. Köksüz kalmış söğüt ağacı gibi, kollarım iki yana düştü. Ağlayamıyordum. Kaskatı kesilmişti çene kemiklerim.  Titriyor ve susuyordum.
Tabanı ezilmiş saman artıklarıyla dolu, keskin sidik kokan hayvan vagonlarına doldurulduk ellişer yüzer. Bilinmeyen bir yöne hareket etti trenimiz, kömür kokusuyla doldu ciğerlerimiz. Demir parmaklıklı pencereden atılan ekmek parçalarını aç martılar gibi sevinç ve kıskançlıkla bağrışarak kapışıyorduk. Köşedeki yosun tutmuş tahta damacanadan, maşrabayla aldığımız suyu birbirimize uzatıyorduk. Pencereden uzun bacalarını ve nöbetçi kulesini seçebildiğim bir kampın içinde durdu trenimiz.
Banyomsu bir binanın önünde sıraya dizildik. Çırılçıplak soyunduk. Dört köşesi delikli borulardan oluşan, genişce bir odaya tıkıldık. Borulardan kaynar sular püskürtüldü. Ağlaşmalar bağrışmalar, kırbaçlar eşliğinde banyo faslı tamamlanmıştı. Verdikleri keten gri üniformaları giymeden evvel, üzerimize DDT serptiler. Teker teker muayeneden geçtik. Tüm mücevherler, takılar sökülüp alındı. Nişan yüzüğümü ağzıma attım ve olanca gücümle azı dişlerimin arasına geçirdim. Dudağımın kanı ılık ılık boğazımdan iniyordu. Kollarımıza numaralar işlendi. Artık herbirimiz birer numaraydık:
“1376 buraya gel! Eğil.. kalk..yürü…”
Yine samanlarla  örtülü ranzalardan oluşan koğuşlara doldurulduk..
Ertesi gün, boynumuza hayvan yem torbasını andırır ceplere yarım çavdar ekmeği ve bir çinko tas koydular. Sıra ile sayımdan geçtikten sonra, kampın köşesindeki uzun bacalı fabrikaya yollandık..
Fabrika askeri üniforma  ve sabun imal ediyordu.
 Roman arkadaşlarımla birlikte, sabun imal edilen bölümde çalışmaya başladım..
Ben, kamplarda yaşayan tutsaklara verilmek üzere imal edilen, üçüncü sınıf sabunları damgalama ve paketleme bölümündeydim..
Çalışırken konuşmak yasaktı. Günde en az on altı saat çalıştırıyorlardı. Boynumuzdaki torbadan ekmeğimiz alıp yemeye fırsatımız bile zor oluyordu. Acele etmeliydik. Sabun kalıplarını taşıyan bandlar, durmamalıydı. Başımızda, değişik dilleri konuşan ustabaşılar dikmişlerdi. Her biri çamyarması gibi kadındı. Onlar da aynı kampın tutuklusu, kölesiydi. Bir iki farkla: Üniformaları, içtikleri bir tas çorba ve bir parça peynir eşiliğinde bir kadeh şarap belki. Elleri kamçılı, gözleri çakmak çakmaktı. Onlar da gözetleniyordu üst kattaki gözetim kulesinden. Köle sahiplerinden daha da acımasızdılar.
Bütün gün dizlerim üzerinde çalışıyordum. Ayaklarım uyuşuyor, parmaklarımı oynatamaz hale geliyordum.
Kampın dışından hiçbir haber sızdırılmasına izin verilmiyordu. Gözetleme kulelerindeki hoparlörlerden Wagner’i dinlemek bile, bize verildiği düşünülen en büyük ödüldü. Her şeye rağmen kulak gazetesi, en ince metotlarla aralıksız işlemeyi sürdürdü. Her habere karşı verilen bir ödün; aşağılama, işkence bizi bekliyordu.
Uzun sisli bacalardan her gün, yanık et ve kostik kokusu etrafa yayılıyordu Vagon vagon insan silüetleri, kampa giriş yapıyordu. Sessiz yığınlar, suskun duvarlar, alev ağızlı ocaklar, gizemli bir başkaldırı sunuyordu insanlık adına.
Bir akşam üzeri, vardiya değişiminden biraz evvel, en son gamalı haç damgasını vuruyordum; yumuşak sabun, kalıbına. Metalik bir sesle irkildim. Sabun kalıbına batmış oval bir cisim gözüme ilişti. Bana gaipten bir mesaj gibi gelmişti. Sıcak sabunu gizlice boynumda aslı duran torbanın içindeki çinko kaba yerleştirdim. Çıkıştaki kontrolcünün bakışlarına yakalanmamak için, başımı öne eğdim. Yüreğim ağzıma gelmişti. Yakalanmam durumunda bana verilecek cezayı tahmin etmeye çalışarak, korkuyla hızla yatakhaneye gittim. Sabaha dek uyuyamadım. Donmuş sabun kalıbını, tırnaklarımla deşerek içindeki metali çıkarmaya çalıştım. Yatakhaneyi, tavandaki etrafı mazgallı sarı bir lamba aydınlatıyordu. Sabahı beklemem gerekecekti.
Kalk borusunu beklemeden kalkıp tuvalete gittim.. Güneş yeni yeni ağarıyordu. Bulduğum oval metali, pençereden sızan güneş ışığına doğru tuttum. Aman allahım! Bu bir yüzüktü. İçindeki yazıyı okumaya çalıştım. Gözlerime inanamadım: “Olamaz, olamaz böyle bir şey!...”  diye bağırmışım. Yüzüğün içinde ‘27 Maria’ yazılıydı.
Öptüm, kokladım. Kendi yüzüğümü, alt çenemin soluna kelepçelemiştim. İçinde ‘47 Aleks’ yazıyordu. İçtima borusu çalınca, yüzüğü ağzıma attım; olanca gücümle, sağ çene kemiğimdeki azı dişlerime geçirdim. Ağzım, kanla dolmuştu birden. Kanı görseler; “bu kadın verem olmuş” diye, beni fabrikadan atarlar… Belki belki ben de bir tutsağın kirlerini temizlemek üzere…
Aradan iki yıl geçmemişti ki kampın üzerinden, yabancı uçaklar kulakları sağır eden bir sesle uçmaya, bildiriler atmaya başladı. Kampın yakınındaki askeri garnizona bombalar düşünce gece yarısı yerimizden fırlayarak uyandık. Ranzada balık istifi yatıyorduk. Ancak birkaç kişinin ölmesiyle yerimiz genişliyebiliyordu. Solumdaki kadın, anam yaşlardaydı. Ön dişleri, altın kaplama olduğu için, kampa geldiği ilk gün acımasızca sökülmüşlerdi. Kırık mazgal delikleri gibi açılırdı ağzı. Gülünce saçlarımı okşar, ensemden öperdi. Sesimi çıkarmazdım.
Yorgun, uykuya daldığım bir gece sabaha karşı elinin kalçamdan kasığıma doğru gezindiğini farkettim. Aniden dönüp parmağını ısırdım. Acıyla doğruldu. Ağzıma sakladığım yüzükleri fark etti. Şikayet edeceğini söyledi. Sustum. Sırtımı dönüp, uyuma rolleri yapmaya başladım. Midem ağrıyor, kusacak gibi oluyordum her yutkunuşta.
Bir sabah kamptaki tüm askerler, kamp bekçileri, koğuş onbaşıları sanki yer yarılmış onlar içine girmişti. Fırınlar, ağzına kadar üniforma, postal, madalya ile dolu, yakıma hazırlanmıştı. Kamptan, sabaha karşı birinci mevki vagonlar, bilinmeyen yerlere doğru hareket ediyordu. İçi, sivil giyimli, semiz insan yığınlarıyla…
Savaş başka türlü araçlarla, tekrar etmek üzere bitmişti.
Kampta bulunan köleler, bir deri bir kemik kalmış; iskeletler, sevinmeyi unutmuş; sadece, biribirine kenetlenerek ağlıyordu.
Fabrikanın imal ettiği tüm üçüncü sınıf sabunlar itina ile toplanarak , büyükçe bir kuyu kazılıp gömüldü..Üzerine büyükçe bir anıt mezar dikildi. Kamp turizme açıldı.
Kamptakiler üçüncü sınıf vagonlarla, getirildikleri ülkelerine geri gönderildi.
Benim ülkem yoktu..ne de sınırım..
Ben, kampı çok yakından izleyebileceğimi düşünerek, terkedilmiş bir göçmen vagonuna yerleştim. Üçüncü sınıf.
Kampta sadece sabun yapmayı değil, el, ayak,göz falı bakmayı da öğrenmiştim..

Boynumdaki kolyedeki iki yüzüğü merak eden turistlere, acı bir gülümsemeyle yanıt veriririm hep. Yüzükleri okşayarak..
“Aramızdan kir sızmadı...”

Volkan Kemal
10 Mayıs 2012

Sunday, May 6, 2012

Mostar Bombalandı

 Neden ememiyorsun ..neden ses vermiyor kiraz dudakların.. ses ver bana kuzum, canım..kaç gündür bir damla olsun emmedin..gerçi sütüm de gitmiş..bak kurudu süt yataklarım..sıkıyorum..hadi biraz olsun..em..yavrum.

Başka çaremiz varmıydı beklemekten, umut etmekten..Oysaki sarılmıştı kasabanın dört yanı..Eli silah tutan herkesi askere almışlar..yaşlı, kadın ve çocuklar kalmıştı geride...Bir de yaralılar.
Helenim canım, baban..o,çok önceden gitti.. nedenini anlatırım dedi bana..”Buluşuruz” dedi o gizli bahçe durağında..acelesi vardı. Vedalaşamadı..acı acı baktı yüzüme... Seni öpemedi.. Helen canım yavrum..bakma bana öylesine donuk...

Otobüsün her tarafı delik deşik..her yerde mermi izi..barut kokusu havada..sanki cenaze arabası..sol koltuklar sökülmüş yerinden..sedyelerde yaralılar..çürük et, sidik kokusu..papazın önlüğü kan içinde..hastabakıcının yüzü yanmış..Of tanrım..

 Canım kızım, keşke evde kalsaydık..açlıktan ölmek zor olsa da..kendi evimizde.

Kasabadan kalkan en son otobüstü..hasta, yaşlı ve kadınlar için ayrılmış..Belediye meydanına varmam kolay olmadı..kurşun yağıyordu tepelerden..Burada doğdum burada yaşadım ve burada ölmek istiyorum..Kaçacak bir yerim yok ki..nereye gidebileceğimi bilmiyorum..Sığınma kampları bile ateş altındayken..

Araba kötü sallıyor..yaralılar sedyeye bağlanmış..solda yatan adamın bir bacağı yok..dibinden kesilmiş galiba..Ay ışığıında sadece gözleri kırık cam gibi parlıyor..dudakları kuru kan lekeleriyle kaplı..başı sağa sola sallanıyor..sanki koptu kopacak..ter kokusu yayılıyor delinmiş kaportadan giren rüzgara kapılıp..Motorun sesi, iniltiler, hıçkırıklar..Sanki, tepeye tırmanıyoruz ihtiyar bir devenin üzerine kümelenmişcesine..Heleni göğsüme sardım sıkıca..Şöför yüksek sesle eski bir türkü söylemeye çalışıyor..sesi bir gidip geliyor mazot kokusu eşiliğinde..

“Drama köprüsü Hassan...”

Yanıma büzülmüş ihtiyarın sıcaklığını hissediyorum..bacağı bacağıma deyiyor..mantom yırtılmış, eteklerim çamur içinde. Adam başını ön koltuğa yaslamış, horlıyor..Önümdeki koltuktaki ihtiyar kadının ak saçları uçuşuyor, camın çatlağına yapışıyor ter kümecikleri..bal sarısı..ard arda birleşip aşağıya akıyor ..
damar damar, yol yol.. bir yerlerde kesişip, bir yerlerde ayrılıyor ana damardan; yerçekimine ayak uydurup, otobüsün paslı tabanında minik gölcükler oluşturuyor..
Bu yol bitmeyecek..yaşamın diğer yüzü; bir tür anlamsız, yönsüz yollar dizini değil mi..Yolcular yolun akışını tayin edemiyor..yol almış başını gidiyor. Fakat durmak elimizde..
Pencereden dışarıyı izlemeğe çalışıyorum..Helen kımıldamıyor.. karnımın üstünden ağır bir sancı alev topu gibi büyüyüp kasıklarıma doğru iniyor..taze bir sidik kokusu yayılıyor amaonyaklı..işememek için zorlanıyorum..faydasız.. salıveriyorum ben de. sidik kokularımız birbirine karışıyor.. kimsenin umrunda değil. Havada ölüm kokusu var renksiz. Tuhaf.
Rahatlıyorum.. sancı belime doğru kayıyor..
Arabanın uzun farları çamurlu yolu aydınlatıyor sapsarı..
Sağ tarafta büyükce bir levha görünmeğe başlıyor.. kurşun delikler..paslı..sonra bir yazı.. evet evet bu bizim durağımız..

Bağırıyorum.. Secret Garden !
Durun durun.. durdurun ineceğim..

Ayağa kalıp ihtiyarı uyandırıyorum.. kapının olduğu sahanlığa yöneliyorum...şaşkın bakışlar arasından.. İhtiyar bağırıyor..
Nereye ineceksin kızım..delimisin..
Şoför arabayı durduruyor..ihtiyar deve sanki yaylanıp öne doğru çöküyor..
Otur be kadın, seninle mi uğraşacağım şimdi..Top mermisine hedef olmak işin cabası..
Araba tekrar acı bir sesle, kağnı hızında hareket ediyor..
Kapıyı itekleyip,  dışarıya fırlıyorum.. çamurların üstüne kapaklanıyorum..
Helen canım kızım..geldik işte..babana söz vermiştim..
Araba mazot kokusuna boğarak yavaş yavaş ilerliyor..ekşimiş ter ve sidik kokusu gecenin karanlığında sonbahar yaprakları gibi süslüyor yolu..arabanın arka lambaları ılık bir sis gibi yavaş yavaş kayboluyor..sadece boşlukta yankılanan sesi kalıyor damar damar ve siliniyor..
Secret Garden otobüs durağı..
Geçen sene Mayıs ayında buluşmuştuk O nunla burada..Savaş henüz başlamamıştı..Canım kızım.
Sanal alemde tanışmıştık.. yüzünü, şiirlerini beğeniyordum..baharın güzelliği yeşilliği çökmüştü üzerimize..durağın arka bahçesi cennet gibiydi. saatlarca konuştuk.. güldük..çocuklar gibi..O anlattı..ben sustum..büyükçe idealleri vardı..dünyayı değiştirmeye aday..Sevdim onu.. baban olmasını istediğim tüm vasıflara haizdi..Ona hiç sormadım..sevince insan.. toptan kabulleniş bu demekti.. karşılık gözetmemek de..beklentisiz olmakta..

Buluşmalarımız aniden kesildi..tek mevsime sığdırdık koca sevdayı..Artık o gelmez oldu..
Sen karnımda büyüyordun, ondan habersiz..o da senden..
Otobüs durağı hiç değişmemiş..hayret ihtiyar florasan lamba hala göz kırpıyor.. durak levhası delik deşik..telefon kulubesinin camları kırılmış..yağmur başlayacak..yağmurluğun altına sığınmalıyız.. her yerim ağrıyor..
Baban bizi burada bekleyeceğini söyleyip gitmişti..Mektuplarımı yanıtsız bıraktı.
Sen doğduktan on gün sonra savaş başlamıştı.. dayanamadım aradım onu..
Gelip sizi kurtaracağım dedi..seni merak etmişti..
Bir akşam vakti geldi.. dünyalar benim olmuştu..
Ama, o artık eskisi gibi gülmüyordu..Düşünceliydi..
Sabaha kadar oturduk..dışarıda mermi sesleri..Radyo heberlerini kaçırmıyorduk..
Aniden
“Mostar bombalandı”
Haberiyle irkildi..ayağa kalktı..
Sorumluluklarım var.. beni anla ! ”
Onbeşgün sonra seni Secret Garden de bekleyeceğim” dedi..”iki elim kanda bile olsa”..
Belki bizi bekledi..dün..neden gelemedik sen biliyorsun..
Nasıl geçti biliyorsun son onbeş gün canım kızım..savaş ve açlık bir yana..Ondan bir haber alamamak..her ağladığında sana kızmalarım.. seni silkelemelerim..sırf ona duyduğum nefretin sonucu muydu..onu seviyor muydum hala..ona kırgınmıydım.. bilmiyorum..oysaki ben seni nasıl incitebilirim..
Kaç kez, kasabamızı ikiye bölen nehirin ortasına doğru yürüdüm seninle.. donuyorduk..suyun öteki yakasındaydı.. ses vermiyordu.
Tutsa ellerimizden kurtaracaktı..
Hadi nolur biraz olsun em..canım Helenim..üşüdün tabii..yağmur dinsin seni arka bahçeye götüreceğim..
O da ne? Araba sesi.. belki o geliyor.. unutmamış bizi..saklanalım..telefon kulubesine .. hadi kızım..sonra koşarız ona..sözünü tutmanın hazzını yaşatırız ona, birlikte..
O değil..çamurlara bulanmış bir araba.. durdu.boynunda kamera olan bir yabancı..kolundan yaralanmış galiba..bu tarafa geliyor.. gördü bizi..saklanmak boşuna..
Gazeteci olmalı.. savaş muhabiri..
Gördüğünüz gibi.. korktuk..saklandık..
Bu, kızım Helen babasını bekliyorduk.. söz vermişti..gelip kurtaracaktı..
Neden bakıyorsunuz yüzüme öylesine tuhaf..kızım çok zayıf, günlerdir emmiyor..babasını bekliyoruz..ya siz..?
Anladım..yaralısınız, yüzünüz kan içinde..Kolunuzu mantomun eteğiyle sarsam, belki kan akmasını durdurabiliriz..
Konuşamıyorsunuz.. anlıyorum.. yüzünüze barut kokusu sinmiş..kulaklarınız ne güzel sizin..hayret, ne diyorum ben şimdi..
Arabanıza bomba isabet etmiş..arkadaşınızı yitirmişsiniz..Zorlukla arabayı buraya kadar sürebilmişsiniz....Konuşun lutfen devam edin..ancak el işaretleriyle anlaşabiliriz..konuşabilenden daha da çok net anlatıyorsunuz..Dudaklarımı iyi okuyorsunuz..
Sizde savaştan kaçıyorsunuz..fotograflarla dünyaya yansıtmak istediniz..
Büyük bir şok geçirmişsiniz..Konuşamıyor, duyamıyor ama görmek istemeyenlerin göremediklerini kareliyorsunuz..Konuşanlardan fazla iş yapıyorsunuz..
Helen e neden öyle bakıyorsunuz.. henüz bir yaşını yeni doldurdu..dokunmayın ona..!
Ona dokunmaktan sizi men ederim!
Anlıyor musunuz!
Hayır hayır... o yaşıyor ölmedi..sadece dudakları vişne rengine büründü..açlıktan..
Dokunmayın ona...yavrum..
Bırakın bizi burada.. çekin gidin.. babası gelecek birazdan..
Hadi basın gidin!
..... Ama ben şey, durun, kolunuzdan kan sızıyor..böyle gidemezsiniz. Arabanızda ilk yardım çantası olmalı.. bir dakika..alıp geliyorum..
Aman allahım.. nereden gönderdin bu kurtarıcıyı.. kızım, canım..kurtulduk canım..yarasını saralım.. arabasına biner gideriz..ya baban..o gelecek mi..?
Tamam sardık..oldu.. ağrı ilacından da için..bütün gün su içmemiştik.. içebilir miyiz..teşekkürler..
Neden gözlerinizi Helen e diktiniz.. anlamıyorum.. beni düşünüyorsunuz.. hasta olabilir mişim.. Helen.. hayır hayır olamaz.. o ölmedi..ölmedi.. söylemeyin bunu bana.. susun!
Susun dedim..dayanamıyacağım artık..
Heleni yavrum beni affet..!
Olmadı yapamadım..birlikte geçecektik suyun öteki yakasına..seni..seni tutamayınca.. sular alıp gitti.. beni kurtarmış nehirin ihtiyar balıkçısı..sende oltasına takılınca..öldüğüne inanmak istemedim..baban da çekip gidince..yaşamanın anlamı kalmamıştı..savaş olmasına rağmen kasabanın dedikodusu kesilmiyordu..babasız büyütmeğe adaydım oysaki.. o çıkıp gelmeseydi..açlık kapıyı dövmeseydi..nasıl anlatırım bunları kendime..ölmek, belki en kestirme yol..yaşayıp acıyı yüklenmekten..
Evet.. isminizi bile bilmiyorum ama, sizinle yaşamımın en gizli yanlarını paylaştım..Benim sırdaşım oldunuz..Ne yapmamı bekliyorsunuz şimdi.. nasıl ayrılırım kızımdan.. nasıl?
Nasıl soğuk toprağın karnına gömerim onu..?
Gerçekcisiniz, biliyorum..savaş.. biliyorum.. ama, bu savaşı ben mi çıkarttım?
Ölmek için doğanları, doğacak olanları ben mi doğurdum?
Ben mi yarattım savaş tanrılarını ve onların sürüleşmiş ordularını..
Ben mi yarattım barutu, atomu..?
Kardeş kavgasını..
Ben mi?
Evet ben..
Şimdi de yarattığımı yutuyorum..toprak ana gibi..her dişi gibi..!
Durağın arka tarafındaki bahçede bir köşe var.. oraya gidelim.. gel canım kızım..
Sana  en son bir ninni söylemek gelir içimden..canım benim.. ellerimle deşmeliyim toprağın bağrını.. deşmeliyim.. deşmeli..seni kurta, kuşa heba edemem..derin kazmalıyım tırnaklarım derinliklere işlemeli.. bir dantel gibi..
Sana hep bu ninniyi söylerdim..canum yavrum..veda etmek..sana..oh tanrım!
...
Kolunuzun ağrısı geçti mi?
Beni duymağa başladınız sanıyorum, yüzünüzün ifadesinden.. ağlıyor musunuz..?
Hadi artık gidelim..bomba sesleri çok yakınlaştı.. benim yüzümden sizin de yaşamınız tehlikeye girebilir..
Kameranızı unutmayın...kulağınız ne güzel..
......
Hayret.. duraktaki telefonun zili.. nasıl olur.. kim acaba..?
Bir dakika geliyorum.. siz arabayı çalıştırın..telefonu yanıtlamalıyım..
Çok candansınız..
.......
Alo..
Kimsiniz..evet.. tanıdım, tahmin etmiştim..
Seni bekledik..ama, artık susma zamanı..
Eşiniz ve çocuklarınızın kurtuluşuna sevindim..
Zaten bir baharlıktı..
Özür dilemenin zamanı çoktan geçti..
Yolunuz açık olsun
Mostar bombalandı!

Volkan Kemal
7 Mayıs 2012

Saturday, May 5, 2012

yarımlık


 yarımlık bir yaşanmamışlık
sardı sarmaladı
          sağrısında büyüttüğü acılarını
tamamlanmak niyetinde olmasada
tastamam
onu yansıtıyordu
seyirlik aynalar paramparça
hedefini şaşırmış mermi hızında
ıslık çalmalar
kırmıştı korku damarlarını
kanı içine aktı
munzurun
asfalt yolların
izi silinmesin deye
kıyamet kızılı
yazılı
dar ağacı

daralmış canı çıkıyordu
          kan pazarındaki sergilere serilmiş
sedasız ayak uçlarına basarak
sokaklara dizildi hayalet şehir
kurşun mavisi
kavga üstüne varolmuş
varoşlara inad
hiçleşmeyecekti
hepleşmeyecekti
haplaşmayacaktı
hesaplaşacaktı
kitaplaşacaktı
satır aralarına sığmaz sandıkları
sandıklarda çürümüş
ayva kokuları
türkağaz

sesinin kuytularına çekilmişti zaman
habersiz
hasrete gömdü yüreğini
tetikledi gözlerindeki alevi
çaresiz bu öykü
yosun tutmayacak
çınarlaşmayacaktı
babil bahçesindeki
kadife gözlü menekşeye inad
sümbüllü efendizadeye
mezar taşı olacaktı

sessizlik kulelerine bıraktılar onu
          ezik
yenik
kartallara sundular
lime lime
çakmak taşları
kesti boyununu başakların
susam yağına belendi
gökkuşağı
acının kokusunu emdi
toprağın tazeliği
sırra kadem bastı methiyeler
sabır taşına sürüldü eğri kılıçlar
başlar düştü
zakkum üstüne
kurudu zeytinler
barışçıl kuşlar göçebeleşti
zindan duvarları örüldü
şafak üstüne
elif ba

bahar kuzeye kaçınca
          nar taneleri tohuma durdu
          ağıta yer yoktu
          faülatun faülün
          düşleri kör kuyulara atılanlar
          teker teker yusuflaştı
          kanatlaştı parmaklar
          acem şalına döndü
          öyküleri çıplak ayakların
          çöl yağmuru gibi
buharlaştı sevdalar
kızıl kor üstünde
unutulunca mısralar
mısır patlağı
sırları dökülünce
sırıtıyor meftalar
putlaşıyor
serveren papatyalar
 
Volkan Kemal
Deniz'lerin anısına 

Friday, May 4, 2012

Meşale


karanlıklar topladım senin için
kara güller derdim baharın bağrından
renklerini yitirmiş tuvalimdeki ay sönük
bir aleve benziyor şimdi

boşlukta asılı kalmalarıma
ekledim seni
sarkaç gibi sallanıyor
geçmişe yönelmiş usum
yarını özlemsiz kılan

hiçliğime ekledim seni
biricik tutkuma sapladım hançeri
yaralı ruhumda kanıyor
gece boyu

dudaklarıma ekledim
susmalarımı
narlaşmış sessizlik kulelerinde
meşale şimdi

Volkan Kemal

Yarımlıklardan