Tuesday, July 30, 2013

Pissarro's People


Camille Pissarro’s lifelong interest in the human condition is unique among Impressionist landscape painters. From his early years in the Caribbean and Venezuela until his death in Paris in 1903, he produced a vast oeuvre of drawn, painted, and printed figures. He was also a committed reader of radical social, political, and economic theory, including the writings of the French proto-anarchist Pierre-Joseph Proudhon, friends such as Jean Grave and Élisée Reclus, and the great anarcho-communist Peter Kropotkin. 
His profound knowledge of social philosophy, which informs much of his art, far exceeded that of any other significant painter of the period. From intimate studies of family and friends to scenes of bustling markets and rural labor, Pissarro used his work to suggest the realities of everyday life as well as his vision of a harmonious world after the revolution.

Many examinations of Pissarro have treated his politics and his art as separate categories, refusing to explore the most basic connections. This volume, authored by noted Pissarro expert Richard R. Brettell, is the first truly to bridge that gap. Key to this investigation of the painter’s humanism is Pissarro’s identity as a member of a diasporic Sephardic Jewish family—a complex constellation of individuals living and working in Uruguay and Venezuela, France and England, and the United States during the artist’s lifetime. 
 
Demonstrating that Pissarro was in every sense a family man, Brettell addresses the artist’s portraits of family members alongside pictures of artists, neighbors, domestic help, rural workers, and various other associates. Linking Pissarro’s web of family and friends to his radical social and economic ideals, the project breaks new ground in reconsidering the artist’s figural works.
Richly illustrated with more than two hundred paintings, works on paper, and archival images, this compelling volume offers a definitive portrait of one of the most passionately political painters of the nineteenth century.
 He became deeply immersed in revolutionary politics, specifically in anarchist thinking that espoused a radically egalitarian, anti-capitalist, anti-authoritarian society. Partly because this way of life was most easily realized in a rural setting, Pissarro moved to Pontoise, a farming village outside Paris. The result, in painting after painting, was a vision of the world as a kind of extended family, or kinship network, with larger circles of relationships rippling outward from Pissarro’s own domestic unit. Pissarro’s idealism was insistent. Because he wanted his projection of a better future to be realized, he tried to work it out in the present, through his own practice of ethical generosity, firm in the face of political censorship (he was closely watched by the French police because of his anarchist ties), anti-Semitism (he forgave this in Degas) and professional isolation as an artist who was neither born French nor had French citizenship (a status he shared with his friend Mary Cassatt). Yet the stranger in him, the foreigner looking in, led him to acknowledge the underside of that vision. In late 1880s he made a series of 30 ink drawings illustrating the brutalities of urban capitalist society. The album, titled “Turpitudes Sociales” (“Social Disgraces”), have the bold, crude look of newspaper cartoons and were made for two of his nieces by way of political instruction. Nothing else by him is like them, and they haven’t been exhibited in a museum until now. - HOLLAND COTTER
In the mid-1860s Pissarro lived in the village of La Roche-Guyon, where he painted this scene along the River Seine. A bourgeois woman attends to her two well-dressed children as they enjoy a donkey ride while a pair of vagabond children, dressed in rags, look on.

"Capital," from Turpitudes sociales, 1889–90.

"The Hanged Millionaire," from Turpitudes sociales, 1889–90.

The Marketplace
MARKETING THE MARKETS - Pissarro’s representations of rural food markets can be understood as a metaphor for his own marketing of art. In the late nineteenth century, works of art were typically associated with luxury and leisure, commodities accessible only to the wealthy. Pissarro and other left-wing artists held a different view: the very life of the artist was a liberation from the bourgeois preoccupation with money or capital. Artists could live simply and produce art that could decorate and enhance ordinary life.

PISSARRO'S PEOPLE





















 

Monday, July 29, 2013

Anarşizmin Çıkmaz Sokağı: Anadolu

anarizm Kürt Özgürlük Hareketi kendisi için öğretici olduğu kadar, Kürdistan anarşistleri için de bu süreçte son derece öğretici bir alan açmıştır. 


Anarşizmin Çıkmaz Sokağı: Anadolu
Sinan İzmir

Başlarken
Bu yazıdaki tespitler ve öneriler, kendini anarşist-antiotoriter olarak tanımlayan bir bireyin kişisel gözlem ve fikirlerinden oluşmaktadır. Mutlak doğru değildir ve mutlak geçerliliği yoktur. Bu yazıdan kaynaklanacak bir tartışma platformunun oluşması ve akabinde yazının/düşüncenin geliştirilerek anarşizmin Anadolu serüveninde bir çıkış yolu bulunması amaçlanmıştır.
Yazı içinde kullanılan bazı kavramların şimdiden açıklanması ilerde oluşacak yanlış anlaşılmaların önüne geçilmesini sağlayacaktır:
  • Yazıda bir coğrafi bölge olarak “Anadolu” adının kullanılması kapsama alanının genişliğinden dolayıdır. Anadolu coğrafyasında yaşayan tüm halkların coğrafi bölge adlarını kabul etmekle birlikte, yazı akışını bozmaması ve her seferinde tüm coğrafi bölgeleri tek tek saymamak adına genel geçer bir ad olarak Anadolu adı kullanılmıştır.
  • Yazıda geçen “Kürt Özgürlük Hareketi” sol ve sosyalist hareketlerden ayrı tutulmuştur. Bunun sebebi “Kürt Özgürlük Hareketinin” ağırlıklı olarak sol tandanslı olmasına rağmen içinde pek çok farklı politik kültürü (sosyalizm, anarşizm, ulusalcılık, Marksizm, İslam gibi) barındırmasından ve çok parçalı bir yapısı olmasından dolayıdır.
  • Yazı dili olarak “entelektüel bir jargon” kullanılmaktan itinayla kaçınılmıştır. Zira “entelektüel jargon”un konu içinde de bahsedeceğimiz ana sorunlardan biri olduğu ve elitist (üstten bakan, kibirli) bir tavır içerdiği düşünüldüğünden olabildiğince basit bir dil kullanılacaktır. Entelektüelizme kıymet verilmekle birlikte, bunun bir fetişe ve akabinde bir sınıfsal ayrımcılığa ve hatta kimi zaman kültürel despotizme dönüşmesi gözlemlendiğinden temkinli yaklaşılmaktadır.
  • Yazı içinde geçen anarşist ve anarşizm eleştirileri “vicdani/total ret hareketini” ve vicdani/total retçileri kapsamamaktadır. Vicdani/total ret hareketinin bu toprakların tarihindeki en cesur ve en samimi direniş hareketlerinden biri olduğunu düşünülmektedir.

Kopyala-Yapıştır Muhalefet
“Bu gruplardan her biri (1960’lı yıllardan itibaren Dersim’de örgütlenen sol-sosyalist örgütler kastediliyor-S.İ.), Dersim’e Çin’den, Arnavutluk’tan, Rusya’dan veyahut Küba’dan devşirilmiş görüşleri ile bakmışlar, ne Dersim’in, ne de bir bütün olarak bulundukları coğrafyanın koşullarını, gerçeklerini, değerlerini ve hassasiyetlerini anlamışlardır.” Cafer SOLGUN – “Dersim… Dersim…”
Toplumlar birbirlerini etkileyerek dönüşür ve değişirler. Tarih boyunca en küçük insan topluluklarından en büyük imparatorluklara kadar tüm insan toplulukları hayatın her alanında “öteki”nden etkilenmiş, “öteki”ni değiştirmiş ve bu arada kendisi de değişmiştir. Bu dönüşüm ve değişim gündelik hayat içindeki en basit konulardan başlayıp, bir devletin kurulması sürecine kadar gitmiştir. Aynı şekilde mevcut sosyal ve siyasal sistemlere karşı gelişen muhalif/alternatif hareketler de birbirlerini etkilemişlerdir.
Anadolu coğrafyasında da durum farklı olmamıştır. Özellikle sol-sosyalist hareketler Anadolu coğrafyası dışındaki siyasi teorilerden etkilenmiştir. Feodal ağlarla sarılı, katı gelenekçi, biat ve tahakküm kültürünün yaygın olduğu bu topraklara Marksist, Leninist ve Maoist siyasetler yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bu yapılırken de bölge halklarının geçmişten aktarılan kültürel kodları göz önünde bulundurulmadan, kopyala-yapıştır mantığı ile uygulanmaya çalışılmıştır. Bu durum solun Anadolu’da gelişememesinin en önemli nedenlerindendir. Halkın özellikle inanç değerleri ile çatışılmış, Kemalist elitizmin de etkisiyle halka tepeden bakan bir tavır geliştirilmiştir. Kullanılan dil hem öz hem de biçim olarak halkla bağları tamamen koparmış, halkın “kurtarılması gereken” bir topluluk olarak görülmesi ile sol kendi içine hapsolmuştur.
Anarşizme gelindiğinde ise durum soldan çok farklı olmamıştır. Hatta sol, anarşizmden kısmen daha rahat etki alanı bulmuştur. Solda görülen otoriter örgütlenme tarzı, liderlik kültü, gelenekselci tutumlar gibi bazı değerlerin halkın geçmişten getirdiği değerlerle benzeşmiş olması solun kısmen kabulünü sağlamıştır.
Fakat anarşizmin tamamen bu topraklara yabancı olan dili ve tarzı halkın çok uzağına düşmüştür. Anarşizmin hayal dünyası ile Anadolu’nun gerçekliği arasında bağlantı kurmanın güçlüğü nedeniyle anarşizm bu topraklarda doğmadan ölüme yatmıştır. Çıkarılan dergiler, çeviri yayınlar ve çok az sayıdaki yerli basımlar İstanbul merkezli birkaç grubun oluşmasını sağlamış ama Anadolu’nun diğer kentlerine bu etki yeterince ulaşmamıştır.
Diğer yandan anarşizmin bir fetiş haline getirilmesi ve eleştiriye kapatılması anarşist yapıları kısırdöngüye sokmuştur. Anarşizmin eleştiriye kapatılmasından kastımız, Kürşad Kızıltuğ’un yerinde tabiriyle “beyan esasının muğlaklığıdır”. Yani bir birey ya da grup kendisini anarşist olarak tanımlıyorsa, bu beyanına karşılık diğer anarşist bireylerin ya da grupların o birey/grubun anarşist olup olmadığına, ya da sağ, liberal veya otoriter ideolojilere ne derece saptığına dair  söz söyleme hakkının olmamasıydı. Bu beyan esası muğlaklığı nedeniyle (Anarko-Kemalizm gibi ucube bir tanımlama da dâhil) anarşizmin tanım enflasyonu yaşandı. Ne olduğu belli olmayan, muğlak bir kavrama dönüştürüldü. Bu tanım karmaşası nedeniyle anarşizm kendisinden başka her şeye benzemeye başladı.

Çıkış Yolu: Çıkmaz Sokak
Gerek bu tanım karmaşasından faydalanarak, gerekse de anarşizmin Anadolu coğrafyasında içine girdiği buhrandan kaynaklı olarak anarşist birey ve gruplar kendilerine çıkış yolları ve alternatifler üretmeye başladılar. Hatta bu coğrafyanın değerleriyle buluşmak adına çeşitli zorlama sentezlere giriştiler. Zorlama diyoruz, çünkü toplumda ve gündelik hayatta bir karşılığı olmadığı için onlar da kendi içlerinde yeni birer çıkmaz sokak yarattılar.
Bu yan çıkmaz sokaklara sapan anarşistler, varolma kaygısıyla ya içine girdikleri hareketleri kendilerine benzetmeye çalıştılar (benzetemedilerse bile, en azından kendi algılarında böyle bir yanılsama yarattılar) ya da çeşitli ödünler vererek o hareketlerin içinde akıntıya kapıldılar.
Bu çıkış arayışlarının varolma kaygısı ve nicel olarak yayılma ihtiyacından kaynaklandığı düşünülmektedir.
Aynı süreçte yukarda bahsi geçen sapmalara karşı tepki geliştirenler oldu. Fakat onlar da bu tepkilerinde anarşizmin bu topraklarda izole, el değmemiş bir fikir olarak kalmasına neden olabilecek görüşleri dile getiriyordu. Anarşist hareketlerin diğer anarşist olmayan muhalif hareketlerle ortaklaşma içine girmesinin anarşist harekete zarar vereceği, anarşist hareketin bu tip ortaklaşmalarla kendisini kullandırmaktan başka bir işe yaramayacağı gibi görüşlerle anarşizmin Anadolu topraklarında kendi soyut dünyasında yaşamasına sebep olabilecek görüşler gelişiyordu.
Dolayısıyla bir taraftan (varolma kaygısı ve nicel gelişim ihtiyacı ile) aşağıda bahsedeceğimiz 3 ana akım içinde anarşizmi arayan ya da anarşizmi bu 3 ana akıma entegre etmeye çalışırken anarşizmi yitiren birey ve gruplar varken, diğer taraftan bu 3 ana akıma tamamen reddiyeci bir tavırla yaklaşan, gündelik hayatın ve somut gerçekliğin verilerinden kopuk izole ama “arî” bir anarşizm savunusu yapan birey ve gruplar bulunmaktadır.
Öncelikle varolma kaygısı ve nicel gelişim ihtiyacı bir siyasi/felsefi fikir için doğal ve anlaşılabilir bir durumdur. Burada önemli olan yöntemin doğru belirlenmesidir. Yanlış yöntemin seçilmesi aşağıda bahsedeceğimiz 3 ana sapmayı ortaya çıkarmıştır. Oysa anarşizmin, diğer politik hareketler gibi “bugünden yarına” bir beklentisi olmamalıdır. Anarşi bir oluş hali olduğuna göre, her an ve her yerdedir. Tıpkı Le Guin’in unutulmaz betimlemesi gibi “devrim yapamazsınız, devrim olursunuz ancak”.
Dolayısıyla, bugünden yarına, gözlerimizi yumup bu dünyadan göç etmeden önce anarşizmi (bu coğrafyada) görme hayaliyle/yanılsamasıyla yola düşenler kendilerini aşağıdaki 3 ana sapmadan birinde bulacaklardır. Bu sapmalara karşı çıkarken, toplumdan ve kendi özgün yapıları içinde direniş gösteren insanlardan uzak durarak anarşizmi kendilerinde bulduklarını sananlar da en büyük yanılgıyı kendi içlerinde yaşayacaklardır.

3 Sapma
1. Kürt Özgürlük Hareketi

“Zor aracı olarak devlet, ne zorunlu bir ilerleme aracı, ne de zorunlu bir kötülüktür. Bu yönüyle devletin doğduğu ilk günden itibaren kesilip atılması, teşhir ve tecrit edilmesi gereken toplumsal bir ur olarak değerlendirilmesi en doğru tanımdır.” Abdullah ÖCALAN – “Öcalan’ın İmralı Günleri”
Kürt Özgürlük Hareketi’nden kastımız Kuzey Kürdistan coğrafyasında kendi özgün yapıları içinde mücadele veren yapılardır. Elbette ki bu gruplardan PKK-KCK ve önderlik olarak benimsedikleri Öcalan ile devletin yasal çiftliğinde, yine devletin köteğine rağmen mücadele sürdüren BDP grubu mevcut Kürt Özgürlük Hareketinin en güçlü yapılarını oluşturmaktadır. Bu yapılar dışında bölgede mücadele veren diğer özgürlük hareketlerini de kapsaması açısından tümüne Kürt Özgürlük Hareketi demek uygundur sanırım.
Son yıllarda özellikle Qijika Reş dergisi çevresinde görüşlerini dillendiren Kürdistan Anarşistlerini bir yana koyarsak, bölgede mücadele veren hiçbir yapının anarşist olmadığı açıktır. Kendileri de anarşist olduklarını beyan etmemişlerdir.
Fakat Öcalan’ın, Bookchin etkilenmeleri sonrasında örgütün ana izleğinde kırılma gerçekleşmiş ve bağımsız Kürt Devleti isteğinden vazgeçilerek, devlet aygıtı sorgulanmış ve nihayetinde devletsiz bir konfederal sistemde karar kılınmıştır. Bunun dışında anarşistlere yakın gelebilecek başka anarşizan söylem ve pratikler de Kürt Özgürlük Hareketi içinde yer bulmuştur. Fakat Kürt Özgürlük Hareketi hiçbir zaman anarşizmi benimsememiş, anarşizmi de eleştirerek, kendi pratiklerine anarşist (ya da daha ziyade yine anarşizmin özgürlükçü bir eleştirisi olan toplumsal ekolojist/komünalist) nüveler katmayı yeterli görmüştür. Kaldı ki mutlak itaat edilen bir liderlik kültünün olduğu yerde anarşizmden bahsetmek çok zorlama bir iyimserlik olur.
Yine de, özellikle Kürdistan bölgesinde kendisini anarşist olarak tanımlayan bireylerin algısında derin bir yanılsama oluşarak Kürt Özgürlük Hareketinin bir takım anarşizan unsurlar içermesinden kaynaklı olarak hareketi anarşist olarak görme, tanımlama ve bu tanım üzerinden hareket içinde yer alma çabaları gözlenmektedir.
Kürt Özgürlük Hareketi, Kemalist rejimin inkâr ve imha politikaları neticesinde son kez isyan hareketi başlatarak otuz yıl içinde verdiği gerilla mücadelesi ile on binlerce gencini yitirmiş ve yine on binlerce direnişçisinin devletin hapishanelerinde tutsak edilmesiyle, yaşlı, çocuk demeden sokak sokak, mahalle mahalle direnerek, gerek “yasal” platformlarda gerekse “yasadışı” sayılan platformlarda öğretici bir mücadele pratiği geliştirmiştir. Bu mücadele pratiği içinde coğrafi koşulları ve halkının kültürel sosyal kodları gereği kendi içinde özgün bir yapı oluşturmuştur. Pek çok farklı siyasi disiplinden (İslam’ı da özü gereği bir siyaset olarak alıyorum) beslenerek, tecrübelerini de gündelik hayatta sınayarak kendine has bir dil ve pratik geliştirmiştir. Bugün bölge insanının yediden yetmişe politik bir bilinç ile durum değerlendirmesi yapabilmesi, hareketin bu denli yoğun örgütlenebilmesi, Kürt Özgürlük Hareketinin, Kemalist elitler gibi ya da Kemalist elitlerin hastalığını devam ettiren sol-sosyalist örgütler gibi, “halk için, halka rağmen” görüşünü bir kenara koyarak, halkın kültürel ve sosyal değerlerini dışlamadan bir ortaklaşma içinde hareket etmesindendir.
Tüm bu tespitlerden sonra söylenebilir ki, Kuzey Kürdistan bölgesinde devletin imha saldırısına karşı topyekûn bir direniş gerçekleştiren bir halk vardır. Anarşistlerin dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun, devletin imhası ile karşı karşıya kalmış bir halk varsa o halkın yanında yer alması gerekir.
Fakat bu hissiyatla yola çıkınca ve bir de hareket içindeki birtakım anarşizan söylem ve pratikler de göze çarpınca heyecana kapılarak hareketi anarşist bir hareket olarak görmek ve harekete mutlak bir destek vermek bizi zaman zaman sapmaya düşürmektedir.
Her anarşistin Kürt Özgürlük Hareketi’ne destek vermesi, devletin imhasına karşı elinden geldiği kadarıyla varlığını ortaya koyması gerekmektedir. Burada önemli olan ayrıntı, bu desteği verirken ne Kürt Özgürlük Hareketi’ni kendisine dönüştürmeye çalışmalı ne de kendisini – anarşizmi – bu harekete benzetmeye çalışmalıdır. İkisi de beyhude bir çaba olacaktır.
Anarşistler bu hareketin tarafında kara bayrakları ve iflah olmaz anarşist söylem ve pratikleriyle yer almalıdır. Bunu yaparken Kürt Özgürlük Hareketi’nin anarşist bir yapı olmadığı asla unutulmamalı, beklentiler ve eylemler bu bilinç çerçevesiyle sınırlandırılmalıdır. Aksi halde büyük hayal kırıklıkları yaşamak olasıdır. Öcalan, PKK, KCK veya BDP’nin içindeki politik manevralar, devletle uzlaşma refleksleri, liderlik kültü v.b. gibi konuları ve bir anarşistin gözüyle bulunabilecek eksiklikleri dillendirmek, eleştiri dozunu artırarak hareketi dışlamak, küçümsemek, bunu yaparken de “gündelik politikadan uzak durma” refleksi göstermek anarşistlerin kendi hayal âlemlerinde kapalı kalmasına neden olan tutumlardır. Zira Kürt Özgürlük Hareketi içindeki eksiklikler ve çelişkiler bu hareketi bizatihi yüklenmiş götüren birey ve grupların kendilerinin görmesi, eleştirmesi ve dönüştürmesi gereken durumlardır. Anarşistlerin işi, anarşist olmayan ama bir ceberut devlet karşısında yaşam için direniş mücadelesi veren bir halkın yanında, ilkeli ve tutarlı bir duruş sergilemektir.
Gündelik hayatın içine yayamadığımız, halkın değerleriyle çatıştırdığımız bir anarşizm, kendi içinde çelişki yaşıyor demektir. Anarşizm başka bir gezegendeki canlılar için ortaya atılmış bir görüş olmayıp, bu dünyada yaşayan insanlar tarafından ve yine bu dünya insanları için ortaya atılmış bir görüştür. Kitap, dergi ve web sayfalarından dışarı taşan, halkın özgürlük mücadelesi içinde “biz de varız!” diyen, bunu yaparken de Kemalist ve sol kültürün “elitizm” çukuruna düşmeden varlığını ortaya koyan bir anarşizm.
Özetle, ne Kürt Özgürlük Hareketi anarşist olmak zorunda ne de Kürt Özgürlük Hareketine destek veren anarşistler tamamen akıntıya kapılarak anarşizmden çok uzakta bir direniş içinde kendilerini bulmak zorunda…
Kürt Özgürlük Hareketi kendisi için öğretici olduğu kadar, Kürdistan anarşistleri için de bu süreçte son derece öğretici bir alan açmıştır. Anarşistlerin söylemlerinin pratikle sınanması, gündelik hayatın içindeki varoluş denemeleri bu süreçte kendisini gösterecektir. Elbette hatalar yapılacak, sapmalar olacak, deneye yanıla bir yaşam kültürü gelişecektir.

2. İslam ve Anarşizm

Sefaletin felsefesi şunu da ortaya koyuyor ki; zenginin hırsı binlerce fakirin emeğini sömürme yolunda koşarken, fakirin hırsı zenginin elinden birkaç lokma fazlasını koparma yolunda emekliyor.” Nurettin TOPÇU – “Ahlâk Nizamı”
İslam dini, diğer iki büyük (tek tanrılı) dinden ayrı olarak toplumsal bir düzen ve siyaset amacı güderek, gündelik hayatın en ince ayrıntılarına kadar kurallar silsilesi geliştirmiştir. O sebeple, gündelik hayatın dışında, bireyin kendisiyle tanrısı arasında yaşayabileceği bir inanç sistemi olmaktan çok uzaktır. Kaldı ki, Batılı Hristiyan ülkeler Rönesanslarıyla birlikte dinle hesaplaşmış ve dini, bir sembol olarak ya da gündelik hayatın dışında tutmaya karar vermişlerdir. Bizde ise siyaset camilerde dile gelmektedir. Laik olduğu söylenen ve kurulduğundan beri 1 gün dahi laik olmayan bir cumhuriyet sisteminde, din her zaman siyasetle içli dışlı olmuştur.
Bu, muhalif/alternatif düşünce sistemlerinin de göz önünde bulundurması gereken bir durumdur. Lakin Kemalizm, “derleyip toplama”, tek tipleştirip, “adam etme” politikası gereği İslam’la dansında her daim ikircikli bir tutum takınmış, ne sözünü dosdoğru söylemiş ne de propagandasını yaptığı gibi inanç özgürlüğü getirmiştir.
Sol-Sosyalist hareketler de yine “kopyala-yapıştır” politikalarından kaynaklı olarak, ihraç ettikleri siyasetleri noktasına virgülüne dokunmadan, bulundukları toplumsal koşulları göz önünde bulundurmadan, dine karşıdan cephe açarak kendi ayağına kurşun sıkmıştır. Sol ve sosyalist hareketleri 3. sapma olarak değerlendireceğimiz başlık altında biraz daha açacağız.
Anarşistlere gelince, genel itibariyle ateist ya da agnostik bireylerden oluşan anarşistler de, başta bahsettiğimiz hatalara düşerek İslam’la ilgili olarak hatalı çıkışlar yapabilmiştir. Lakin anarşistler sol kadar dogmatik bir bakış açısına sahip olmadığından (ve yine sol gibi Kemalizmle ortak bir ruh halini paylaşmadığından) bu durumu çabuk fark etmişlerdir.
Bu durumu fark etmeleri de maalesef bazı anarşistlerdeki 2. sapma olarak belirlediğimiz durumu ortaya çıkarmıştır. Anarko-İslam ya da İslami-Anarşizm diyerek kavramlaştırılan ve oldukça zorlama bir sentez girişimi oluşmuştur.
Bu topraklarda doğan, büyüyen ve devlet tedrisatından geçen her bireyin damarlarına enjekte edilen Kemalizm ve İslami değerlerin sol-sosyalist ya da anarşist bir dünya görüşünü benimsediğinde de yakasını bırakmadığını kendi kısıtlı çevrelerimizde de görebiliyoruz. Bu, söz konusu zorlama sentezin (kişisel) bir bahanesi olarak kabul edilebilir. Birey hem Müslüman olup, hem de Tanrı’dan başka otorite tanımadığını beyan edebilir. Bu durumda bireyin anarşizmin temel değerleri üzerinde bir kez daha düşünmesinde fayda vardır. Yine de (tanrı otoritesi dışında) pek çok konuda ortaklaşılan bir anarşizm söz konusudur. O zaman Müslüman olan ve kendisini anarşist olarak tanımlayan bireylerin varlığı olumlu ve kabul edilebilir bir durumdur. Lakin bunu daha ileri götürerek bir siyaset söylemi olan İslam ile yine bir siyaset olan anarşizmi sentezleme girişimi sapla samanı birbirine karıştırmaktır. “Kuran-ı Kerim” ile “Tanrı ve Devlet” kitabı karşılaştırmalı okunursa bu sentezin neden imkânsız olduğu ortaya çıkacaktır. Faik Bulut’un “Allah Devletinde Demokrasi” kitabında da sahih hadisler ve ayetlerden yola çıkarak bir kitap dolusu somut örnekle vurguladığı gibi “DEVLETSİZ İSLAM OLMAZ!”. Fakat devleti reddeden, tasavvuf felsefesine hâkim Müslüman bireyler olabilir.
Bu sentezleme ihtiyacının ikinci sebebi de, yine anarşizmin (bu topraklarda) kendisini kapattığı sınırlardan kurtarma ve alternatif hareketlerle buluşturma olabilir. Diğer 2 sapmada da geçerli olan bu ihtiyaç, bu topraklardaki anarşistlerin kendilerine yeni alan yaratma ve toplumsal kabul görme ihtiyacıdır. Temelde haklı ve doğal bir itkidir. Lakin yine yöntem konusunda sıkıntı yaşanmaktadır.
İslam dini, pek çok farklı yorumla kendisine farklı mezhepler, cemaatler ve tarikatlar yaratmış bir dindir. Bu yorumlar arasında elbette anarşistlerin de ortaklaşabileceği, eylem birliktelikleri gerçekleştirebilecekleri akımlar bulunmaktadır. Bu akımlarla ortaklaşmak için de asgari ortak ilkelerde birleşmek yeterlidir. Anarşist söylem ve pratiklerimizden ödün vermeden, hak, adalet ve özgürlük temelinde esnek birliktelikler yaşanabilir. Bunun için ne anarşistlerin illa Müslüman olması gerekir ne de İslam’ı anarşist-miş gibi göstermeye, algılatmaya zorlamak gerekir. Tıpkı Roboski katliamına karşı, Kürt halkının yanında yer almak için her anarşistin Kürt olması (ya da Kürt Özgürlük Hareketinin neferi olması) gerekmiyorsa, başörtüsüne özgürlük gibi Müslüman bireylerin haksızlığa uğradıklarını belirttikleri alanlarda da, yanlarında olmak için Müslüman olmak gerekmiyor.
Özellikle, “insanın özü isyandır!” diyerek, hareket felsefesinden yola çıkıp, İslam’ı “hak, adalet, eşitlik ve özgürlük” temelinde yeniden yorumlayan, “İsyan Ahlakı” adlı başyapıtıyla “Anadolu Sosyalizmi” kavramını ortaya atan, bu toprakların en değerli düşünürlerinden Nurettin Topçu gibi bir ekolün; yine kapitalizme karşı sesini yükselten ve son dönemde çevresindeki kitle ile yine “hak, adalet, eşitlik ve özgürlük” temelinde İslam’ı yeniden yorumlayan İhsan Eliaçık’ın fikirlerinden de beslenen anti-kapitalist Müslümanlar gibi gruplar anarşistlerin rahatlıkla ortaklaşabileceği gruplardır.
Fakat tıpkı Kürt Özgürlük Hareketi’ndeki gibi, İslam tandanslı muhalif gruplarla da ortaklaşırken ne bu hareketlerin içinde akıntıya kapılıp, anarşizmin asgari değerlerini eğip bükmeye ne de bu hareketleri zorlama bir çabayla anarşist-miş gibi göstermeye gerek olmamalıdır.
Sisteme her muhalif hareket kendi özgün yapısı, özgün söylem ve pratikleri içinde değerlidir. Öyle de kalmalıdır.

3. Otoriter Sol-Sosyalist Akımlar
Anarşistlerin sol ve sosyalist akımlarla ilişkisini değerlendirmeye geçmeden önce şunu önemle belirtmek gerekiyor. Bu bölümde sol ve sosyalist akımlara yapılacak eleştiriler, TKP’den bugüne, solun bugün hâlâ daha devam ettirmeye çalıştığı genel bir algıya yöneliktir. Sol ve sosyalist yapılar içindeki tek tek bireyler söz konusu edildiğinde, sol gelenekler içinde devletin baskı, zulüm ve zorbalığı sonucunda, idam sehpalarında can vermiş, işkencelerden geçmiş, yıllar boyu devlet hapishanelerinde tutsak edilmiş, bedeniyle ve hayatıyla ciddi bir bedel ödemiş direnişçilerin bu mücadelelerine önem verildiği bilinmelidir.
Fakat sol-sosyalist akımlar yapısal olarak (tek tek bireylerden bağımsız olarak) değerlendirildiğinde, ortaya çok vahim sonuçlar çıkmaktadır. Bu vahim sonuçlar gerek solun kendi içinde, kendisiyle kavga ederek, bölünmelere, gerekse de halk içinde kimi zaman anlaşılamamaya, kimi zaman da itibar yitirmelerine neden olmuştur. Oluşturulan örgütsel yapıların katı otoriter özellikler içermesi, ülke dışındaki sol-sosyalist düşüncelerin ülke içine aktarılırken coğrafi ve toplumsal koşulların/özgünlüklerin göz ardı edilmesi, Kemalizmin “aydınlanmacılık”, “uygarlık” olarak algılanıp sol-sosyalist teorilerin içine serpiştirilmesi, halk için mücadele ederken, halkla bağların koparılması ve hatta nüans farklılıkları nedeniyle sol gelenek içinde yer almasına rağmen diğer sol yapılara düşmanca yaklaşılması v.s. gibi tutumlar solu ve sosyalizmi bu topraklarda anlaşılamaz kılmıştır. Bugün hâlâ daha noktasına virgülüne dokunmadan, dünyanın diğer ülkelerindeki çarpık, kötü “komünist” iktidar deneyimlerine rağmen bu görüşler dogmatik bir şekilde devam ettirilmeye çalışılmaktadır. Sovyetler Birliği (özellikle Stalin dönemi) süreci, Çin’in mevcut durumu (kapitalizmin tek gözlü devi olma yolunda ilerliyor), Kuzey Kore’nin içler acısı “ağlanası” hali, Küba’daki çarpıklıklar (çocuk fuhşunun en yaygın olduğu ülkelerden biri olması bile yeterlidir) v.b. gibi deneyimler göz önünde olmasına rağmen, ülkemizdeki sol-sosyalist kesimlerin büyük bir kısmı hâlâ daha bir âmâya rahmet okutacak şekilde bu bahsi geçen deneyimleri pir-ü pak deneyimler olarak algılayabilmektedir. Diğer bir kısmı da geçmişten devraldıkları Kemalist ruh halini, bugün hâlâ daha inatla yaşatmaya çalışmaktadır. Geçmişte yaşanan “sosyalist devrim” ve “milli demokratik devrim” ayrışması bugün hâlâ daha bir adım ileri gitmeden devam etmektedir.
Bazı anarşistler ise bu süreçte yine yukarıdaki 2 sapmaya neden olan ihtiyaçlardan dolayı (kendine yeni alan yaratma ve toplumsal kabul görme isteği) bir üçüncü sapma olarak otoriter sol ve sosyalist sapmayı gerçekleştirmektedir. Bahsi geçen anarşistlerin sol ve sosyalist yapılardan anarşizme geçişlerinde yanlarında getirdikleri birtakım otoriter eğilimleri anarşist örgütlenmelere dâhil ederek uzaktan bakıldığında anarşiste benzeyen ama içine girildiğinde otoriter bir sol örgütü aratmayan yapılar oluşturabildiği görülmektedir. Mitinglerdeki kortej düzenlemesinden, diğer anarşist yapılara karşı geliştirdikleri zehirli ve düşmanca dilden, kendi içlerinde oluşturdukları bireyin özgür iradesine aykırı birtakım kural ve koşullara kadar görülebilen özelliklerle kendi “disiplinli” ve “güçlü” ‘anarşi’lerini yaratmaya çalışmaktadırlar.
Yine burada bir kez daha belirtmekte fayda var: Sol-sosyalist yapılar (her ne kadar tarihte anarşistler bu yapılardan sürekli zarar görmüş ve ihanete uğramışsa da) devlet denilen zor aygıtının karşısında muhalif/alternatif yapılardır. Hedefleri her ne kadar devlet erkini ele geçirmek olsa da, anarşistlerle ortaklaştıkları pek çok konu (en azından söylemde) bulunmaktadır. O nedenle sol-sosyalist yapılar içinde veya esnek birlikteliklerle ortak eylem pratikleri olmalıdır. Siyasi parti dışındaki sendika, dernek, kongre gibi çeşitli sivil toplum platformlarında anarşistler de var olmalı ve asgari değerler üzerinden ortak hareket edebilmelidir.
Bunu yaparken anarşizmden ödün vererek, anarşizmi sola çekmek ya da solu anarşizme benzetmeye çalışmak beyhude çabalardır. Anarşistler örgütlü devlet yapısı karşısında sol-sosyalist yapılarla ortak hareket edebilmelidir (sola eleştiri hakları saklı kalmak üzere), gündelik hayatın içinde yansımasını bulan eylem ve etkinliklerde ortaklaşmalıdır. Bu ortaklaşmaya karşı çıkmak, anarşizmi saf bir düşünce sistemi halinde kendi camdan fanusu içinde saklama egosuyla “gündelik politikaya karşıyız” gibi söylemlerle ya da solu eleştirip, solla hareket edilmemesi sonucunu çıkartarak anarşizmi ortak eylem alanlarından uzaklaştırmaya çalışmak da en az anarşizmin içine otoriter sol gelenekleri entegre etmeye çalışmak kadar kötücül bir durumdur.

Netice
“Bugün yüz yüze olduğumuz ve yakın gelecekte çözülecek mesele, bir insanın hem başka insanlarla birlikte olduğunu derinden hissedip, hem de bireyin bütün karakter özelliklerini benliğinde barındırması, hem kendisi olup, hem başkalarıyla birlik olabilmesidir.” Emma Goldman
Yazının buraya kadar olan sürecinde, dile getirilen eleştiriler, saptamalar ve önermelerin hepsi eleştiriye açıktır. Başta da belirttiğimiz gibi mutlak doğrular değildir. Tamamen iyi niyetle, samimi bir yol açma, alternatif sunma girişimidir. Hiçbir politik yapı veya anarşist yapıyla polemik yaratma amacı güdülmemiştir. Devlet denen zorba aygıta, tahakküm ilişkilerine karşı verilen her türlü mücadelenin hakkı teslim edilmekle birlikte, elbette kendi durduğumuz noktadan eleştiriler getirilmiştir.
Neticede, Emma Goldman’ın da neredeyse 100 yıl öncesinden belirttiği üzere “birey hem kendisi olurken, hem de başkalarıyla birlik olabilmelidir”. Bu birliktelik için ne bireyin kendi karakteristik özelliklerinden vazgeçmesi ne de diğer bireylerin karakteristik özelliklerini değiştirmeye çalışması şart değildir. Aslolan temel, asgari değerlerdir. Temel, asgari değerlere sahip tüm birey ve gruplarla anarşistlerin kendi karakteristiklerini yitirmeden ortaklaşmasını savunuyoruz.
Anarşistlerin Anadolu topraklarında anarşizm-dışı politik grupların içinde akıntıya kapılması ile “gündelik politikadan uzak durma” adına anarşizmi camdan bir fanusa kapatarak, izole bir halde, gündelik hayatın çok uzağına savurması arasındaki ince çizgi anarşistlerin ana hattını oluşturmalıdır.

Saturday, July 27, 2013

The Korean War Photo Memorial


Girl with brother during Korean War
June 25th [commonly used to refer to the Korean War], the tragedy that happened 60 years ago in the Republic of Korea. It was the first deployment of UN Armed Forces. 21 countries in all participated, led by Western countries like the United States and the United Kingdom all the way to faraway countries like Ethiopia.


The most emblematic photo of the Korean War, a photo of a girl with her younger brother taken in front of a North Korean M-26 tank. Taken on the 9th of May, 1951, perhaps she is evacuating or searching for food.

US Marine bound and shot

10th of July, 1950. A US G.I. executed with his hands bound.

POWs

By the date (26th of September, 1950), this is probably somewhere near Incheon. The tank supporting the US Marines is leading the DPRK POWs.

New recruits shipped to the front

The newly conscripted being transported to the training camp, exposed to the elements. July 1950.

Army Helicopter

During the early days of the war, the army helicopters are evacuating the injured soldiers to the rear.

North Korean dies beside tank

A dead DPRK solider adjacent to his destroyed tank. The unstoppable Soviet tanks used by the DPRK gradually grinds to halt near the Nakdong River defence line. Taken on the 13th of August, 1950, Andong.

Bridge bombing

The US Navy dive bomber AD-3 is dropping 2000 lbs bomb. The location is Shinwooju  and the bridge being bombed is the Yalu River Railroad Bridge. The left-hand side is North Korea. The bombing targeted the North Korean side of the bridge, which has created a lunar landscape. Dated November of 1950, these aerial bombing campaigns agitated the PRC and led to their intervention.

Makeshift command centre

Make-shift command center set up by the US military which was on retreat to south. This photo is taken on the 12th of July, 1950. The rice-sheaf camouflage is interesting.

Bombing from the air

On the attached document the name of the location is Agok, but there is no such a place by that name. During the retreat of the early stage of the War, the photo is taken by the aerial reconnaissance team.

Captured POWs

Two POWs captured attacking the rear the Nakdong River by the US Army in September 1950.

Massacre of POWs by US forces

This has been classified Top Secret by the US Army, which has been recently declassified. According to the attached description, in Danjeon area approximately 1,800 political prisoners were summarily executed by the ROK military over 3 days. They were suspected to be communist sympathizers or the DPRK spies. Some of them survived the massacre to this day and claim they were innocent civilians.

Incheon invasion

After the success of the Incheon amphibian attack in Incheon, the military supplies are being unloaded, dated 15th of September, 1950.

General McArthur

General MacArthur. Dated 15th of September, donning a thick leather jacket.

Urban city centre destroyed

Well-paved road of the urban center of Dajeon. This is only 60 years ago.

Captured POWs

DPRK soldiers captured during a search mission. Dated 16th of November, 1950 somewhere in North Korea.

M.A.S.H. at work

M.A.S.H at work.

Smoking them out

Taken during the recapturing of Seoul by the US and ROK. A North Korean hideout reported by civilian led to the clean-out operation. Another soldier is preparing his machine gun in case of a fire fight.

Massacre of Prisoners

This is war. Roughly 400 bodies were discovered in Dajeon Prison. As the DPRK retreated, POWs and civilians were all massacred. They were forced to dig their own graves. The person on the left is a war correspondent. The photo is dated September of 1950.

Dead and Alive

After the Seoul Recapture, the dead and alive.

Paratroopers

Advancing deep into the DPRK territory in November of 1950, the US military conducts airborne operation with C-119. I wonder what their mission was about.

Paratroopers

Sukchon and Sunchon area in North Korea. A massive airborne mission underway.

Tank hits sandbags

Outskirt of Seoul, US Army is driving out the DPRK partisans using the tank. October of 1950.

Mountain vegetation destroyed

Unspecified location but obviously signs of heavy fire-fight. Aerial bombing and shelling left the area with virtually no vegetation.

Dead soliders

Inside the mine in Kumbong Mt., 60 civilian bodies were discovered. Confirmed massacre by the North Korean soldiers in October, 1950.

Soldiers

Hwangju, just north of Pyongyang in October, Australian and French soldiers.

Amphibious attack

The Bay of Wonsan about to witness the landing of the US Army. This mission was to support the Eastern Front and total of 50,000 US troops landed in October, 1950.

IDPs crossing a destroyed bridge

Taken on the 4th of December, 1950. The news of the PRC intervention reached Pyongyang and the citizens evacuating by the destroyed Daedong River rail bridge to head south.

Mountain pass

Chinese POWs held by the US Army, dated 9th of December.

Distant shelling

Dated 26th of December. Confronting the Chinese force being bombarded by F4U-5 Corsairs.

Dead bodies

The bodies of US, UK and ROK soldiers. They are collected for burial. The location is Gotori, North Korea. Dated 8th of December.

US Air Force

F86 Sabre attacking the enemy formation, dated 28th of January, 1951.

ROK soldier reaches through snow

Hands of the dead ROK solider covered in snow.

Reading news from home

Canadian soldiers reading newspaper from back home in February, 1951.

Ammo supply explosion

B-26 Invader bombing the enemy main supply depot in Wonsan.

Flamethrower attack

Attacking the enemy hideout with the flame-thrower, dated March of 1951.

British special forces

British SAS unit infiltrated behind the enemy line to sabotage the railway. Over 30 meters of railway were destroyed due to this operation, significantly slowing down the supply line coming from China to North Korea.

Air raid

Napalm dropped by B-26. The location is somewhere in North Korea, dated 10th of May, 1951.

Mounted Turkish soldier

Uijeongbu, Turkish soldier riding a donkey.

Fishermen surrendering

Three North Korean soldiers surrendering on fishing boat.

The fallen

Chooncheon, May of 1951. Bodies of the Chinese soldiers, still smouldering.

Anti-air measures

Anti-aircraft lights pointing the sky against the US bombing. These lights in fact helped identify the military targets. After the first wave of attack, bellowing stacks of smoke guided the next wave of attack.

Shelling

Hiding in the trench against the mortar attack, dated April of 1952.

Mountain of Shells

Collected shells of North Korean army. Where did they use all these?

Signing the armistice

Panmunjom, where the 1953 Korean Armistice Agreement is signed. Ceasefire means war is simply on hold, could resume anytime.

Reading about the end of the war

Four US Marines are clearly elated by the news of ceasefire, the war is over finally.

Modern soldier stands guard

A Marine stands guard on Baengnyeong Island.

Korean War memorial

The names of those who died during the war are engraved, including the Cheonan servicemen. Only their names remain, but they were human beings with families and loved one – can you imagine how terrified they must have been at their last minute?