Thursday, June 23, 2016

Tanrı'ya Mesajlar..


Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan çocuklar, büyüklerin değil kendi kafalarının, çocuk dünyalarının tanımladığı, büyük bir güven duyup, büyük bir umutla bağlandıkları "çocukların tanrısı"na bir dolu mektup yazmışlar. Eric Marshall ve Stuart Hample adlarında iki yazar da bu mektuplar arasında uzun bir çalışma yapıp bazılarını kitaplaştırmışlar. Çoğu inanılmaz saflık ve ciddiyet içinde. Ama yine de ister istemez gülümsetiyor insanı. (Lütfen bunları sadece küçük çocukların yazdığını unutmayın, kesinlikle dini herhangi bir yön aramaya çalışmayın.)

- Sevgili tanrı, geçen hafta Newyork'a gittiğimizde Sen Patrick Kilisesini gördüm. Bayağı güzel bir evde oturuyorsun (Frank).

- Sevgili tanrı. Eğer ben tanrı olsaydım, bu kadar iyi olmazdım. Bunu aklından çıkarma (Michelle).

- Canım tanrı. Kucaklaşmayı sen mi buldun? Çok güzel bir şey (Brenda).

- Sevgili tanrım niçin hiç TV'ye çıkmıyorsun? (Kim).

- Sevgili tanrı öğretmen günlerin önce kısaldığını, sonra uzadığını söyledi. Artık bir karar vermelisin (Mindy).

- Sevgili tanrı. Eğer öldükten sonra yaşayacaksak, niye öldürüyorsun?

- Sevgili tanrı sen zengin misin, yoksa sadece ünlü mü? (Steven).

- Sevgili tanrı bu soğuklar ne işe yarar? (Rodaw).

- Sevgili tanrı yeni öyküler yazamaz mısın? Yazdıklarının hepsini okuyup, bitirdik ve yeniden başa döndük (Terry).

- Sevgili tanrı yağmur yağdığında ne kadar süreceğini nereden biliyorsun? Kitabını okudum ve beğendim. O kadar fikirler nereden aklına geldi? (John).

- Doktor olmak istiyorum. Ama o aklına gelen nedenden değil (Fred).

- Niçin daha sonra yeni hayvanlar bulup göndermedin? Hâlâ eskileri ortada dönüp dolaşıyorlar (Johny).

- Şu her gün ezip durduğum karıncaların umarım sence bir önemi yoktur (Alis).

- Gönderdiğin bebeği geri almazsan, odamı temizlemem (Joy).

- Kiliseye sözüm yok, ama kuşkusuz daha iyi müzikler yazabilirsin. Umarım yazdıklarıma kırılmazsın (Dostun Barry).

- Eğer hiç kimse bilmeyecekse, iyi olmanın ne yararı var? (Mark).

- Sevgili tanrı hıncımı aldım, teşekkürler (Raymond).

- Ne olur beni kuş yap. Söz veririm senden uzun süre bişi istemiycem (Lee).

- Bi kere kar yağdırdın okul kapandı. Bi daha yapsana (Guy)


 http://www.isyan.8m.com/tanriya.htm

Sunday, May 22, 2016

Kimsesiz çocuklar Ensar düzenine emanet!


EVRENSEL
22 Mayıs 2016 04:41

Çocukların hayatının Ensar düzenine emanet edildiği koşulları SES Genel Merkez Yöneticisi Aylin Akçay'la konuştuk.
Sevda KARACA
Karaman’da Ensar Vakfı ve KAİMDER’e bağlı kaçak yurtlarda çocukların istismar edilmesinin ardından gözler bu kurumlara çevrildi. Ama sorun yalnızca “kaçak” çalışan kurumlarla sınırlı değil. Bizzat devlet eliyle, sosyal hizmet çatısı altında yürütülen çocuk bakım hizmetlerinde de çocuklar adım adım Ensar düzenine mahkum ediliyor.
İktidar, korunmaya muhtaç, kimsesiz çocukların bakımını kendisine yandaş çeşitli vakıflar ve derneklere protokollerle devrediyor. Bu vakıflara/derneklere devredilen çocuk evleri ve “sevgi evleri”nde neler yaşandığını, buralarda çocuklara nasıl bir “hizmet” sağlandığını, buraların nasıl denetlendiğini ise bilemiyoruz. Evet, doğru okudunuz. Bu kurumlar adeta birer kapalı kutu.
Öncelikli sorumuz şu: devletin kimsesiz ve bakıma muhtaç çocukların bakımı işini şaibeli dernek ve vakıflara devretmesi nasıl sonuçlara yol açar? Bu kurumlar nasıl denetleniyor? Yaşanan sorunlar açığa çıkarılabiliyor mu? Açığa çıkınca ne oluyor?
Çocukların yaşamlarının güvence altına alındığı, ihmal ve istismar edilmedikleri bir sistem için denetim nasıl yapılmalı?
Bu alanda çalışan kamu emekçilerinin örgütlü olduğu Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası Genel Merkez Yöneticisi Aylin Akçay sorularımızı yanıtlıyor:

Ensar Vakfının kaçak yurdunda yaşanan çocuk istismarı çok konuşuldu. Bu yurtların “kaçak” olduğu vurgusu hep yapıldı. Peki, bizzat devletin sorumluluğu altındaki bakıma ve korunmaya muhtaç çocukların kaldığı yurtlarda, evlerde durum nasıl?
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kurulana kadar kurumlarda korunmaya muhtaç çocukların bakımında temel olarak koğuş sistemi denilen, büyük binalar içinde çok çocuğun bir arada kaldığı bir sistem uygulanıyordu. Bu sistemin kendine özgü pek çok problem barındırdığını biliyoruz ve Sendikamız tarafından da uzun yıllardır toplu bakım sistemi ile ilgili eleştirilerimizi de paylaşıyorduk. Bu modelin yerine, ev tipi mekanlarda, az sayıda çocuğun kaldığı “çocuk evleri” ve “sevgi evleri” ismi verilen bir model getirildi. Teoride iyi görünen bu model uygulamalar açısından oldukça endişe verici bir tablo ortaya çıkardı. Bu kurumların işletilmesi ve yönetilmesinde devletin giderek elini bu alandan çekmesi, şaibeli vakıf ve derneklerin yasal protokollerle yetkili kılınması söz konusu oldu.
Kim bu vakıflar, dernekler?
Muradiye Vakfı, Gülpembe Eğitim Derneği, İHH., Yetim ve Kimsesiz Sokak Çocukları Eğitim ve Koruma Derneği, Suveyda Subyan ve Kimsesiz Çocukları Eğitim ve Yetiştirme Derneği... Çok sayıda isim sayabiliriz. Çok net gördüğümüz şey, hepsinin iktidarla ve onun dünya görüşüyle yakın temas içinde bulunan kuruluşlar olduğu. Bir tek münferit örnek yok böyle olmayan.
Örneğin, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Deniz Feneri Derneğiyle, henüz Deniz Feneri hakkındaki yolsuzluk davası sonuçlanmamışken, şaibeler hâlâ devam ediyorken bir iş birliği protokolü imzaladı. Ailesinin yanında kalıp sosyal yardıma ihtiyacı olan çocuklarla ilgili bir protokoldü bu. Bu, vakıflarla iş birliğinin sadece bir yönü. Bir de “çocuk evleri”nin açılmasının ve işletilmesinin direkt bu vakıflara, derneklere devredildiği protokoller de var.
DEVLET VAKIFLARA ‘ETİ DE KEMİĞİ DE SENİN’ DEMİŞ
Bu protokollerin içeriği ne, ne yapıyor bu dernek ve vakıflar çocuklarla?
Vakıflara hem kurumların binalarının ve fiziki ihtiyaçlarının sağlanması ile ilgili görevler veriliyor, hem de giderek artan biçimde doğrudan hizmetin yürütülmesi bu kurumlara devrediliyor.
Bakanlık vakfa “Sen binayı kur, ondan sonraki elektrik, su, kira, eğitim, sağlık, harçlık gibi ihtiyaçları ben karşılayacağım” diyor. Çocuklara bakım hizmeti ve eğitimi sunacak görevliler için ise Bakanlığa bağlı personel yeterli olmazsa, vakıf ve derneklerin uygun göreceği personel, giderleri vakıf ve derneklerce karşılanmak üzere çalıştırılabilir, diyor. Vakıfların ve derneklerin önereceği kişiler, personel alımında önceliklidir, diyor. Bakanlığa bağlı personel niye yetersiz? Çünkü kadro alımı yok. Vakıf ve derneklerin uygun göreceği personel kim olacak? Mesela öyle bir meslek grubu olmamasına rağmen protokollerde “değerler eğitimcisi” diye bir şey çıkarmışlar.
Vakfa bağlı personel çocuklarla ne yapacak? Bakım işlerini mi üstleniyorlar? Eğitimlerini mi üstleniyorlar?
Çocuklar için sosyal kültürel etkinlikler ve eğitimler organize edilmesinden, çocuklara rehberlik çalışmaları yapılmasına, hatta “değerler eğitimi” verilmesine kadar geniş bir alan açılıyor aslında vakıflara. Çocuğu nasıl yetiştirmek istiyorlarsa kurumu öyle biçimlendiriyorlar. “Değerler eğitimi” denilen şey, çocuklara yaşamla ilgili, dünya ile ilgili “dini” bir perspektif sunma, onları dini değerlerle yetiştirme eğitimi. Mesela, değerler eğitimi denen şey, çocuğa, yaşadığı istismarı “olağan” gösterecek biçimde yapılıyorsa, çocuklar yaşadıklarını nasıl anlatabilecek? Yaşanan istismarlar nasıl ortaya çıkarılacak?
İSTİSMARIN ÜSTÜ ARTIK DAHA ÇOK KAPATILACAK
Bu iş birlikleri nasıl sorunlar yaratıyor vakıf ve derneklerin işlettiği kurumlarda yaşayan çocuklar açısından?
Devletin, kendi sorumluluğunda olan bir hizmeti bir vakfa ya da derneğe devretmesi başlı başına bir sorun. Bunun ayrıca iktidarla yakın ilişkili dernek ve vakıflar eliyle yapılıyor olması ise sorunu artırıyor.
Ensar Vakfı bunun en net örneği. Denetimden uzak, ne olduğunu, çocuklara nasıl muamele edildiğini takip edemediğimiz, çocuklara yönelik ihmal ve istismar olayı ortaya çıktığında çocukların değil vakıf ve derneklerin korunmaya alındığı bir sistem karşımıza çıkıyor.
Vakıflarla çalışılan bu kurumlarda hem genel olarak taşeron/güvencesiz çalışanlar, hem de doğrudan vakıf ve dernek tarafından ücretleri, hakları karşılanan kişiler olacak. Bu kişilerin bu evlerde çocukların uğrayacağı ihmal ve istismar konusunda kamuya değil, vakfa ve derneğe karşı sorumluluk duyacaklarını, yaşanacakların üstünün kapatılması eğilimi olacağını, güvencesizlik nedeniyle sessiz kalma eğilimleri olabileceğini öngörmek zor değil. Yani çocukların ihmal ve istismar edilmesinin önüne geçecek mekanizma tümden ortadan kaldırılıyor.
Tablo oldukça kaygı verici. Ne yapmak lazım çocukları bu vakıfların insafına terk etmemek için?
Bu tabloyu, son günlerde Boşanmaların Önlenmesi Komisyonunun “nasıl bir aile, nasıl bir toplum düzeni” istediklerini gösteren önerileriyle birlikte düşünmeliyiz. Bu tabloyu bu kadar korkunç olmaktan çıkaracak şeyi konuşmalıyız. Çocukları taşerona ve Ensar Vakfı gibi dernek ve vakıfların vicdanına mı teslim edeceğiz? Önümüzde memleketin her köşesinden gelen istismar haberleri var. Bu istismarların gerçekleştiği kurumlara ne yapılıyor? Nasıl denetleniyor? Denetlendiğinde sonuç ne oluyor? Bu sorulara somut bir yanıt vermek mümkün değil. Tamamen kapatılıyor toplumun denetimine bu alanlar. Bizim, buralarda neler yaşandığını ortaya çıkartmak, bu yaşananların bir daha olmaması için gerekli önlemlerin alındığından emin olmak, çocukların hayatlarının ellerinden alınmasına izin vermemek için kapalı kapıları açmaya zorlamamız lazım.
KORUYUCU AİLELERİ DE VAKIFLAR SEÇİYOR
Bir de çocukların kurum bakımına alınmadığı, koruyucu ailelerin yanına yerleştirildiği koşullar var. Burada durum nasıl?
Koruyucu ailenin seçilmesi kriterlerinde çok ciddi yanlışlar var. Burada da Bakanlığın yandaş vakıf ve derneklere görev devrettiğini görüyoruz. Vakıfların işlettiği çocuk evlerinde kalan çocuklara “gönüllü aileler” bulmak için de vakıflara derneklere sorumluluk veriliyor. Nasıl yapacak bu işi bu vakıflar, dernekler? Bu işi yapan vakıfların hangi dünya görüşüyle, iktidarla nasıl bir ilişki içinde çalıştığı ortada. Dolayısıyla bu vakıf ve derneklerin tercih edeceği, çocukları yönlendireceği ailelerin de neyle uyumlu olacağı da ortada.
DEVLETİN DENETİMİ KAĞIT ÜZERİNDE
Son günlerde sevgi evlerinde yaşanan çocuk istismarı haberleri de duyulmaya başlandı. Gerçek tablo ortaya çıkabiliyor mu peki? Çocukların neler yaşadığını gerçekten biliyor muyuz?
Ensar Vakfı örneğinde ne gördük? Bir kurumda yaşanan istismarda öncelikli olarak korunanın çocuklar değil bu vakıf olduğunu, devletin kendini ve bu vakıfla kurduğu ilişkiyi korumaya çabaladığını... Bu bile, şu an yaşanan, yaşanmaya devam eden istismarları çocukların dile getirmesini, çalışanların dile getirmesini, bilenlerin, duyanların dile getirmesini başlı başına önleyen bir şey.
Özel olsun ya da Bakanlığa bağlı olsun, ASPB çocukların bakımını üstlenen bütün kurumlardan sorumlu. Bakanlığın Denetim Hizmetleri Dairesine bağlı denetçilerle denetleme yükümlülüğü var. Mevzuata göre sosyal hizmet kuruluşları en az iki yılda bir denetlenir. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı da performans göstergelerinde denetleme konusunda “Yüzde 100 başarılıyız” diyor. Nedir bu başarının kriteri? Rakamlar! “Bir yıl içerisinde sorumlu olduğum kurumların yarısını denetleyeceğim” diye hedef koyup, bunu yapınca “Başarılı bir denetim mekanizmamız var” diyor. Peki denetlemenin içeriğinde ne var? Hizmet verilen kuruluşun fiziki koşulları yeterli mi, mevzuata uygun mu, personelin nitelikleri uygun mu, sunulan hizmetin kalitesi yeterli mi... Denetimlerde de bunlara çoğunlukla kağıt üzerinde bakıldığını anlıyoruz. 
DENETİM DEDİĞİN BÖYLE OLUR
Çocukların istismar edilmesinin önüne geçmek, sorunları ortadan kaldırmak için olması gereken denetim mekanizması nedir?
Bir kuruluşu 2 yılda bir kez, sadece kağıt işlerine bakarak denetleyemezsiniz. Devletin yükümlülüğündeki kurumlar sadece devlete bağlı birimlerle denetlenemez. Evet, Bakanlık kendi denetimini yapmalı, ama bu kurumlar alanda çalışan bağımsız kurumların, hak temelli kurumların denetlemesine ve izlemesine açık olmalı. Bu çok kritik bir nokta. Fakat Türkiye’deki durum ne? Özellikle hak temelli bakış açısına sahip bağımsız kuruluşlara tamamen kapalı bir sistem var.
Bu kurumlarda çocukların hayatları söz konusu. Sadece rutin, önceden bilgi verilen ziyaretler yetmez, habersiz denetimler şart. Bu kurumlarda kalan çocuklarla, çalışan personelle yüz yüze gelmek, onlardan bilgi almak önemli.
Denetim için önemli noktalardan bir tanesi de; çocukların bu kurumlara girdikleri andan itibaren bir hak ihlaline uğradıklarında kime, nasıl başvuracaklarını bilmeleri, bunun açık  olması ve gerçekten de başvurabilecekleri bir sistem olması. Atlamadan geçmeyeceğimiz bir şey de denetlenmesi gereken kurumlarda personelin, hiçbir baskı olmadan, bağımsız örgütlenebiliyor olmasının çok önemli olduğu. Bir kurumda yaşanan istismarı açığa çıkarmak, mekanizmaları işletebilmek çalışan için de güvenli bir biçimde gerçekleşmeli. Yaşanan istismarı ortaya çıkardığı için cezalandırılmamalı personel. Örgütlülüğü yüksek olan kurumlarda ihmal/istismar gibi durumların daha kolay fark edilebileceğini ve açığa çıkartılabileceğini söyleyebiliriz.


Wednesday, May 18, 2016

Michel Foucault'dan 17 Alıntıyla Kalabalıklar İçinde İnsan Olmak


Tarihçi, edebiyat eleştirmeni, sosyal bilimci Michel Foucault'u onun insanlara, insanlığa, topluma ve iktidara dair söylediklerini anıyoruz.

1. Dışarıda bırakılmak içeri kapatılmakla aynı şeydir.


Dışarıda bırakılmak içeri kapatılmakla aynı şeydir.

2. Kim olduğumu bilmenin gerekli olduğunu düşünmüyorum. Yaşamın ve çalışmanın temel yönelimi, başlangıçta olmadığınız başka biri haline gelmektir.


Kim olduğumu bilmenin gerekli olduğunu düşünmüyorum. Yaşamın ve çalışmanın temel yönelimi, başlangıçta olmadığınız başka biri haline gelmektir.

3. Dünya, yöneticileri psikologlar ve halkı da hastalar olan büyük bir tımarhanedir.


Dünya, yöneticileri psikologlar ve halkı da hastalar olan büyük bir tımarhanedir.

4. Tımarhane ve hapishane, iktidarların sopası olmuştur tarihte.


Tımarhane ve hapishane, iktidarların sopası olmuştur tarihte.

5. İktidar, öncelikle boyun eğdirilmiş bedenler yaratmayı amaçlar.


İktidar, öncelikle boyun eğdirilmiş bedenler yaratmayı amaçlar.

6. Sonunda tek gerçek vatan, insanın ayağını basabileceği tek toprak, başını sokabileceği, sığınabileceği tek ev çocukluğundan itibaren öğrendiği dildir.


Sonunda tek gerçek vatan, insanın ayağını basabileceği tek toprak, başını sokabileceği, sığınabileceği tek ev çocukluğundan itibaren öğrendiği dildir.

7. Delilik, hakikat ve dünyadan çok, insanın algılayabildiği kendi gerçekliği ile ilgilidir.


Delilik, hakikat ve dünyadan çok, insanın algılayabildiği kendi gerçekliği ile ilgilidir.

8. Hapishanelerin, fabrikalara, okullara, kışlalara, hastanelere ve bütün bunların da hapishanelere benzemesi şaşırtıcı değil mi?


Hapishanelerin, fabrikalara, okullara, kışlalara, hastanelere ve bütün bunların da hapishanelere benzemesi şaşırtıcı değil mi?

9. Ruh bedenin hapishanesidir.


Ruh bedenin hapishanesidir.

10. Erdem kendimize karşı sorumluluklarımızdır, topluma değil.


Erdem kendimize karşı sorumluluklarımızdır, topluma değil.

11. Normal insan kurgudur.


Normal insan kurgudur.

12. Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orada kimse yok demektir.


Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orada kimse yok demektir.

13. Günümüzün sorunu artık ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir.


Günümüzün sorunu artık ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir.

14. Sana kendin hakkında dürüst tavsiyelerde bulunan iyi bir hakikat anlatıcısı, senden nefret etmediği gibi, seni sevmez de.


Sana kendin hakkında dürüst tavsiyelerde bulunan iyi bir hakikat anlatıcısı, senden nefret etmediği gibi, seni sevmez de.

15. Kim olduğumu sorma ve benden aynı kalmamı bekleme. (...) Belgelerimizin düzenli olup olmadığıyla ilgilenmeyi bürokratlarımıza ve polisimize bırakalım.


Kim olduğumu sorma ve benden aynı kalmamı bekleme. (...) Belgelerimizin düzenli olup olmadığıyla ilgilenmeyi bürokratlarımıza ve polisimize bırakalım.

16. İnsanların içinde yaşadıkları kuralları ve düzenli toplumun kurallarını biliyordum, ama ben kendimi onlardan daha bilge olarak değerlendiriyordum ve insanları şerefsiz ve utanç verici yaratıklar olarak görüyordum.


İnsanların içinde yaşadıkları kuralları ve düzenli toplumun kurallarını biliyordum, ama ben kendimi onlardan daha bilge olarak değerlendiriyordum ve insanları şerefsiz ve utanç verici yaratıklar olarak görüyordum.

17. İktidar her yerdedir, direniş de.


İktidar her yerdedir, direniş de.

Tuesday, May 17, 2016

Ödünsüz bir 17 Mayıs baladı..


 portakal çiçekleri açar bu mevsimde
güneyde
buz tutar maviye çalar bakışlarım
güneş kızıl ötesi bir diyara kaçar
karanlık dehlizler açılır içimde
taşlar damlar sabırla
tane tane kumdan göl olur
erir avucumda bahar
sonlaşır sonatlarım
kırılır kanatlarım
kanıtsız kalır yanıtlarım
yanıltman beni..

Çokluğa karşı dayandım bunca yıl
hep bana deyenlere inad
ötekilerle yoğruldum
yoruldum berikilerin
hep bilmişlerin lafı güzafından
deveyi hamuduyla yutanların
afralarından tafralarından
kaf dagına çıkmış egolarından
narsist narsızlardan
arsız yarsızlardan
yargısız infazcılardan;
tek adamlılardan
tek kitaplılardan
tek vatanlılardan
tek bayraklılardan
tek inaçlılardan
inadçılardan...

sıtkım sıyrıldı yüce insanlık düşünden !
bıktım usandım dünyalık peşinde koşandan
bir lokma bir hırkaya fit olmak için
geldiğim noktada
eğilip virgülleşmedim
ama,
dik durmak adına yalnızlığı seçtim
bu benim oylamam
her komutla
çifte telli oynamam...

birde baktımki;
çoğalmışım tüm hiçlerle
lilith'lerle lahitlerle
azınlık azıklık
arap maraba
çingene buçuk
"kart kurt"
urum * ermeni
göçük uçuk
kaçık saçık
ırzı kırık
çökertilmiş çölemerik
eğitilmiş eğriltilmiş
terbiyelenmiş tedrisatlanmış
sağılmış sağaltılmış
kararmış karartılmış
tekmelenmiş terkedilmiş
afyonlanmış efsunlanmış
tekerlenmiş tinerlenmiş
eğerlenmiş kamçılanmış
bileylenmiş bıçaklanmış
zarlamış düşeşlenmiş
erklenmiş terklenmiş
yolunmuş yosmalanmış
dualanmış nuskalanmış
zincirlenmiş kelepçe kelepçe
kaşıklanmış kepçe kepçe
haşlanmış paslanmış
itlenmiş itelenmiş
imansız tumansız
daraltılmış ayartılmış
silkelenmiş pirelenmiş
asilenmiş yasinlenmiş
devrilmiş devinilmiş
aldatılmış boynuzlanmış
terslenmiş tekerleklenmiş
gılmanlaşmış hurileşmiş
barbutlanmış harputlanmış
yağmalanmış lokmalanmış
yenilmiş yunulmuş
sofralardan kovulmuş
sövüşlenmiş söylevlenmiş
oylanmış oyalanmış
tavlanmış tavalanmış
evelenmiş gevelenmiş
vede develenmiş
...
ötekilerleyim açlık taburunda
rütbeleri sökük erat tayınında
aynı küreğe yapışmışım
sefahat kayığının
aynı namluya hedef olmuşum
aynı kurşunla ağulanmış
aynı tabuta serilmişim
aynı toprağa uzanmışım
memet ile memo ile
aynı tezgaha sürülmüş
aynı dev*let çarkının dişlisiyim
çürük...
...
öte git denilenlerle yani
ötemeyenlerle
ötürüklerle
öksürünce kan tükürenlerle
Soma'lanıp sobalananlarla
sırtlarından sopalananlarla
sahipsiz sulu sepkenlerle
mülksüz mülkiyetsizlerle
defteri dürülenlerle
kim vurduya gidenlerle
derisi yüzülenlerle
arkasız düzülenlerle
parmakları kırılanlarla
tırnakları sökülenlerle
ibo'larla
mahir'lerle
deniz'lerle
che'lerle
lorca 'larla
şiirler öyküler romanlarda
kahramanlaşamayan
isimsiz rütbesiz ödülsüz
ölümsüzler var ya,
ödünsüzlerle yani

üstü kalsın
cennetin senin olsun istemem
cehennemde çoğalmak hiçlerle
kazan kaldırmak Dehak'lara
Kawa'ca bir çoşkuyla
hiçliğe kavuşmak.
heplere inad...

-hiç kalınır mı, hiiiç !!

dedi, hepliğe
vede bir tek repliğe köle kul olan;
-delimisin divane mi...!?
dedi.

-heeç !
dedim


Volkan Kemal

17 Mayıs.......


Görsel : 
Salvador Dali -




Eleni Karaindrou
   By The Sea ft Eternity Theme