Friday, January 31, 2014

Bir tek ben miyim böyle yaşayan?

Charles Bukowski
Charles Bukowski, Bir tek ben miyim böyle yaşayan?, Çeviri: Avi Pardo, Parantez Yayınevi
 

Rilke, dedi, Rilke'yi
sevmiyor musun?

hayır, dedim, sıkıyor beni,
şairler beni sıkar, boktur hepsi,
salyangoz, ucuz bir rüzgâra
kapılmış toz parçacıkları.

Lorca, dedi, ya Lorca?
iyi olduğunda çok iyiydi. şarkı
söylemesini biliyordu, ama senin
onu sevmenin tek nedeni
öldürülmüş olması.

Shelley, öyleyse, dedi, Shelley'ye ne diyorsun?
kayıktan düşüp boğulmamış mıydı?
şu aşıklar o zaman? adlarını unuttum…
şu iki Fransız, biri diğerini
öldürdü.

harika, şimdi de
Oscar Wilde'dan söz et bana.

muhteşem bir adam, dedi.
zekiydi, dedim, ama sen bütün bunlara
yanlış nedenlerden ötürü inanıyorsun.

Van Gogh, öyleyse, dedi.
Çişte, dedim, yine başladın.
ne demek istiyorsun?
demek istediğim şu ki, zamanının
ressamlarıyla aynı kanıdayım:
vasat bir ressamdı.

sen nereden biliyorsun?
biliyorum çünkü tablolarını görebilmek
için on dolar giriş ücreti ödedim.
ilginç olduğunu gördüm.
şerefli, ama muhteşem değil.

bu insanlar hakkında
bütün bunları nasıl söyleyebiliyorsun?

seninle aynı kanıda olmak zorunda mıyım?
açlıktan ölmek üzeresin
ama lânet bir ermiş gibi konuşuyorsun!

senin bütün kahramanların
açlık çekmedi mi?

ama bu farklı; sen benim sevdiğim
her şeyden nefret ediyorsun.

hayır, dedim, sadece senin onları
seviş biçimden hoşlanmıyorum,

ben gidiyorum, dedi,
sana yalan da söyleyebilirdim, dedim, çoğu
insan söyler.

erkeklerin bana yalan söylediklerini mi
ima ediyorsun?

evet, kutsal olduğunu sandığın
şeye sahip olmak için.

kutsal değil mi yoksa?
bilmiyorum. ama bu uğurda,
yalan söylemeyeceğim.

cehenneme kadar yolun var öyleyse, dedi.
iyi geceler, dedim.
gerçekten çarptı kapıyı.
kalkıp radyoyu açtım.
piyanistin teki Grieg'in artık kabak tadı veren
eserini çalıyordu. Hiç bir şey değişmiyordu. Hiç bir şey
asla değişmiyordu.
hiç bir şey.

 

Sunday, January 26, 2014

Tezer Özlü’den notlar:




“Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnızca bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin medeni durum dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç bir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. istediğiniz düzeye erişmek o denli kolay ki… Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi değer verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlenizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı dendim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.”
“yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. evlenizle. okullarınızla. iş yerlerinizle. özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. ölmek istedim, dirilttiniz. yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. aç kalmayı dendim, serum verdiniz. delirdim, kafama elektrik verdiniz.”

“İnsan çoğu kez her şeyin son bulduğu duygusuna kapılıyor,oysa yaşamın sonsuzluğunu algılayabilmek için bile yeterli değil bir insan ömrü.”

“İnsanın başkalarına söylemek istedikleri kendi duymak istedikleridir.Yazdıkları,okumak istedikleridir.Sevmesi sevilmeyi istediği biçimdedir.”

“Her zaman yabancı insanlar bize dostlarımızdan daha çok sunan, veren kişiler. Öyleyse yaşamımızı neden yabancılar arasında geçirmiyoruz.”

“Duygular,duygular,duygular.Bırak kentleri,bırak yapıların görkemini,yoksulluğunu,bırak yolları,istasyonları,insanları,yabancıları,sevdiklerini,çocukluğunu,ölen uzaktaki insanlarını,bırak,bırak,bırak içinde seni kemiren seni bırak.Bak nerelere varıyor gökyüzü.Hangi zamanlara.Hangi sonsuzluğa.Git.”

“Düzen ve güven kadar ürkütücü bir şey yoktur. Hiçbir şey. Hiçbir korku… Aklını en acı olana, en derine, en sonsuza atmışsan korkma. Ne sessizlikten, ne dolunaydan, ne ölümlülükten, ne ölümsüzlükten, ne seslerden, ne gün doğuşundan, ne gün batışından. Sakin ol. Öylece dur. Yaşamdan geç. Kentlerden geç. Sınırları aş. Gülüşlerden geç Anlamsız konuşmaları dinle, galerileri gez, kahvelere otur – artık hiçbir yerdesin.”

“- Sana ne oldu? Sensiz yaşayamam.
- Yaşarsın. Herkes herkessiz yaşayabilir.”

“Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama isteği kadar büyük. Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar. Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı. Ama sen. Senin için her beraberlik ayrılış, her ayrılış beraberlik, sevgi sevgisizlik, duyum duyumsuzluğun başladığı an. Birisinin teniyle yan yana olmak, kendi varoluşumu unutmak mı. Ya da daha derin algılamak mı. Kendi varoluşum. Her varoluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.”
“Anlatamayacağım. Bu insanlar guguk kuşu filmini de Napolyonun yaşam öyküsü filmini de limana yanaşan beyaz bir yolcu gemisini de vitrinlerdeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle seyredebiliyorlarsa elimden ne gelir?”
“Ben aslında sürekli özlüyor ve bir özlem durumunda yaşıyorum. Bu yüzden özlemlerim yok. Yalnız bir kavrama bu. Bütünselliğin kavranması. Bitirilmişliğin. Bir yolculuğun sonu. Başlangıcı olmayan yatay bir yolculuğun sonu. Kendi yuvarlağım çevresinde dönen bir yolculuğun.
Şimdi okunmuş kitapları yeniden okuyorum. Şimdi bildik müzikleri yeniden dinliyorum. Yenmiş yemekleri yeniden yiyorum. Sevip yitirdiklerimi yeniden seviyorum. Şimdi uykusuzluğumu yeniden uyuyorum. Şimdi açlığımda yeniden acıkıyorum. şimdi gittiğim kentlere yeniden gidiyorum. Şimdi havada uçuyor, raylarda, su yüzeylerinde, yaşama ve ölüme karşı duyduğum aynı umursamazlıkla dolaşıyorum. Tartışmaları biliyorum. Duyguları. Korkuları. Sözcükleri. Her dili anlıyorum. Anlıyor ama kavrayamıyorum.”

“Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu.”

“Pazar günleri... Şimdilerde... Sokak aralarından geçerken...gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim... evlerin pencere camları buharlaşmışsa... odaların içine asılmış çamaşır görürsem... bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek......... isterim hep.”

“İçimdeki kıpırdanışları dinliyorum. Bir şeylere açılmak, bir yerlere koşmak, dünyayı kavramak istiyorum. Dünyanın bize yaşatılandan, öğretilenden daha başka olduğunu seziyorum.”
“Duvarlar yaşamımızdaki mezarlar mı?”

“Derin bir uykuya düşmeye çabalıyorum. Olmuyor. Uzun sürüyor uykunun gelip, beni bana unutturması.”

“Ben köylüleri köylerde seviyorum.”

“Gitmekten yılmayacağım.Kentlere gitmek,kocalara gitmek,geri dönmek,ülkelere gitmek,tımarhaneye gitmek,gene gitmek,gene gelmek,hiçbir şey yıldırmayacak beni.Yaşamı,GİTMEK olarak algılıyorum.”

“Sınırları tanıyan, benimseyen, bu sınırlara uyum gösteren hiçbir insan, karşı çıkmanın sonundaki bireysel bağımsızlığa erişemeyecek. Hem karşı çıkıp, hem de sınırlarda yaşayan insan, yaşamı boyunca çıkmazından sıyrılamayacak.”

“Karanlık uzun geceler vardır. Kapalı gözlerimle uzandığım. Birkaç saatin bana ait olduğu karanlıklar.”

“Bazı kitaplar, gerçek yaşamdan daha duyarlı, daha büyük boyutlara götürüyor beni.”

“İnsan yirmi yaşında ya toplumun akılla bağdaşmayan düzenine girer ya da var olur. Uyum istemiyor, var olmak istiyor. Gidiyor. Sınırlarını zorluyor. Ben de gidiyorum. Henüz uyum duyacağım hiçbir şeyle karşılaşmadım.”
“Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum.”

“Kurumlarınıza uyuyor gibi görünmem,onlara karşı direnmemi ancak böyle sağlayabileceğime inanmamdandır.”
“Kafamda hep saplantılar. Kendini sürüklüyorum. Aynı korkunç sıkıntıyla. İnsanlar arasına. Çünkü yerim, insanların arası. Sabah uyanınca günün boşluğu korku veriyor bana.”

“Dünyasındaki insanlardan biriydim. Onunla birlikte hiçbir şeyim ölmedi. İnsan ölümünü kendi kendine ölüyor.”

 “Ölüm düşünsesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı.”

“İçin için henüz ölmediğime, yaşamın sürekliliğini duyduğuma seviniyorum.”

“Ama her şey yalnızlık içinde büyüdü. Büyüdü. İnsan sevgisi zaman zaman yalnızlığımızın boyutlarını aştı, zaman zaman da insanlar yalnızlığımızı birbaşınalığımızdan daha derin, daha dayanılmaz boyutlara iteledi. O zaman kentin denizlerini izledik. Dalgaların köpüklerinin sonsuzluğu anımsattığı bir zaman ışığında. Kuzey rüzgarının mavi-yeşile bürüdüğü suların yüzeyinde. O kentte kimse mutlu olmadı, ama kimse de mutsuz değildi. Çünkü kimse inanmaz mutluluğa.”
 
“Susarken, yürürken, sigara içerken, bakarken, uyurken, severken, boşalırken. Bu duyguyu yitirmediği sürece insanın bunalımı bile anlamlı. Duygular, bir kişi olarak belirlenmese de. Ama insan bu duygularını birinin tenine, bedenine aktarabilse, bunu başardığı an yaşam inandırıcı oluyor. İnsan hiç geçmesin istiyor varoluşu. Bu duyguyu yitirmemen gerek. İnsanda biçimlenmese de. Bu duygu beni yenen, içimde yaşayan ve ölen canlıyı yenen tek duygu.”
Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk
 

Monday, January 6, 2014

“Tüm ruhum bir çığlık; tüm yapıtlarım bu çığlığın bir yorumu.”



“DÜNYAYA KARŞI TAVIR”: JOSÉ SARAMAGO-2 / Temel DEMİRER
Temel Demirer

 “Tüm ruhum bir çığlık; tüm yapıtlarım bu çığlığın bir yorumu.”[1]

1995’te, en önemli kitaplarından biri sayılan, Türkçe’ye de kısaca ‘Körlük’ diye çevrilen ‘Körlük Üzerine Bir Deneme’de, adları değil, sadece sıfatları olan karakterlerini, bir körleşme salgınının kurbanı yapan yazar, görmeyen gözlerin tanıklığında, toplumun çürümesini anlatır.

Komünist Saramago’nun, Portekiz’deki Antonio Salazar’ın diktatörlüğüne karşı mücadelesiyle de ilintisi yanında Latin Amerika mistisizmini realizmle kaynaştıran ‘Körlük’, insan varoluşunun özüne mündemiç bir romandır.

“Fantastik bir durum karşısında insanlığın aldığı hâlleri anlatan romanla ünlenen Saramago’nun ‘Körlük’ü, kapitalist toplumsal düzeni ve bu düzenin insanlığı düşürdüğü en kötü ve trajik durumları anlatan kara ütopyaydı.”[5]

O, romanında körlüğü bir metafor gibi kullanarak Platon’un mağaralar benzetmesini çağrıştıran bir hikâye yaratır. Mağarada mahkûmlar nasıl ellerinden ve ayaklarından bağlıysalar körlük de bir çeşit bağlanmayı simgelerken; mahkûmlardan biri nasıl dış dünyaya çıkıp “gerçek”i keşfederse, yapıtta da bu rolü doktorun karısı üstlenir.

“Bakabiliyorsan; gör… görebiliyorsan; gözle” epigramı ile başlıyor kitap, sonunda tekrar görmeye başlamalarıyla şöyle biter: “Sonunda kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü hâlde görmeyen körler mi?”

Saramago’nun ahlâki değerleri masaya yatırırken; “Körlük ile insanı insan yapan tüm değerler yok oluyor” saptamasını ortaya koyduğu; “kolektif körlüğün insanlığı ne hâle getirdiğine” dikkat çeken yapıtla, bir yerde Camus’nün ‘Veba’sı, Kafka’nın ‘Dava’sı, Golding’in ‘Sineklerin Tanrısı’ arasında “paralellikler” kurulabilir…

‘Körlük’, arabasının içinden geçmesine izin verecek ya da geçmek için kendini haklı göreceği yeşil ışığı beklerken kör olan bir adamın duyduğu korku ve çaresizlikle başlarken; Saramago’nun modern insan ve onun ürettiği liberal demokrasiye eleştirilerini dile getirir bu yapıt…

‘Körlük’, araba kullanmakta olan bir adamın yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşmesiyle başlar. Adamın körlüğü başvurduğu doktora da bulaşır. Bu körlük, bir salgın hastalık gibi bütün şehre yayılır; öldürücü olmasa da bütün ahlâki değerleri yok etmeyi başarır. Toplum, görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere tanık olur.

‘Körlük’ o denli hızlı yayılır ki, yayılma hızı Etna’nın püskürmesiyle civarında ne kadar yerleşim varsa lavların altında kalmasına benzetilir. Saramago’nun da yarattığı ya da zaten olan ama görmek için kafaların kumdan çıkması gerektiği bir çürüyüşün öyküsüdür.

Arabasında kör olan adamın yardımına giden hırsız ve bu iki adamı tedavi etmeye çalışan doktor hepsi kör olurlar. İktidar derhâl çözümü bulur! Bu insanları eski bir akıl hastanesine kapatır! Bu noktada; Michel Foucault’un, “Hapishanenin tarihi, gözetim altında tutma ve cezalandırmanın tarihidir” sözleri, körler ülkesine dönen dünyayı bu romanla bir kere daha açığa vurur…

Devamla: Tutsaklık günleri ertesi sabah duyulan anonsla başlar. Buyruklar kesindir! Kimse dışarıya çıkmaya çalışmayacaktır. Özgürlük istemi iktidarın en ağır olarak gördüğü ölüm cezasıyla sonlandırılacaktır. Günler geçer, ‘Körlük’ ülkede git gide yayılır…

Evet Saramago, insanlığın maruz kaldığı toplumsal yıkımları gözlemlemiş, iki dünya savaşının, faşizmin şiddetinin, toplama kamplarının, açlığa mahkûm milyonlarca insanın acısını derinden duymuş ve Salazar’ın diktatörlüğüne başkaldırmış bir yazar olarak, birikimlerini yapıtına aktarmıştır.

‘Körlük’te birdenbire toplumsal bir körleşme felaketine uğrayan insanların içine düştükleri durum da Nazi toplama kamplarında yaşanan cehennem manzaralarını çağrıştırır.

Onun satırlarından okurken, hep 1530’larda yaşamış olan Bruegel’in tabloları gözünüzün önüne gelir.

Acaba yazar bu orta çağ sonu ressamının eserlerinden etkilenmiş olabilir mi?

Biribirinden hayli uzakta olan bu iki çağın iki sanatçısı yaşama aynı optikten bakmaktadır sanki.

Evet, insanlık bir beyaz körlük içinde hâlâ!

İnsanlığın yaşadığı felaketi, içinde yaşadığımız körlüğü bir kez daha yüzümüze vuran ‘Körlük’ ile Bruegel’in tabloları benzer şeyleri anlatır hâlâ!

‘Körlük’, Saramago’nun politik bir “taşlaması”dır bir yerde; ‘Görmek’ romanı ile ‘Körlük’le aynı güzergâhta ilerler:

Adı belirsiz bir ülkenin başkentinde seçim günü bardaktan boşanırcasına yağmur yağınca kimse oy vermeye gitmez. Öğleden sonra sandıkların kapanmasına yakın bir saatte yağmur durunca, seçmenler sanki emir almışçasına oy vermeye koşar.

Ama sandıklar açılınca, kullanılan oyların büyük çoğunluğunun boş olduğu görülür. Sağ, merkez ve sol parti oyların çok küçük bir bölümünü alabilmiştir. Boş oyların fazlalığını yağmurun yağışına bağlayan ülke yönetimi bir hafta sonra seçimleri yeniler, ama güneşli günde yapılan seçimlerin sonucu daha da vahim çıkar: Bu sefer, kullanılan oyların yüzde 83’ü boş çıkmıştır. Halkın arasına salınan muhbirlerden tüm güvenlik birimlerine kadar hiç kimse halkın neden boş oy kullandığı konusunda tatmin edici bir cevap bulamaz.

Zamanla bu durumun bozguncu bir grubun, dahası uluslararası anarşist bir örgütün işi olduğunu düşünen hükümet olağanüstü hâl ilan eder. Ama ortada sıkıyönetimi gerektirecek bir neden yoktur. Çünkü halk kendi tercihini yapmış ve seçimde boş oy kullanmıştır. Ama bu durumu önemli bir tehlike olarak gören hükümet, (çoğu zaman bizde de olduğu gibi) yaşanan herhangi bir olayı dış mihrakların bir oyunu olarak yorumlayıp halkı cezalandırmak için devletin başkentini başka bir yere taşıma kararı alır.

‘Görmek’te demokrasinin kırılganlığı ve hükümetlerce saptırılması üzerine müthiş bir taşlama olduğu düşünülürse, bu taşlamayı yaparken birtakım etkili biçimsel yollara da başvuruyor Saramago; ‘Körlük’te olduğu gibi, ‘Görmek’ romanında da anlatıcı ile roman kahramanlarının diyaloglarını tek bir monolog şeklinde sunar…

* * *

Aslı sorulursa Saramago’nun yazdıkları “dünyaya karşı bir tavrı”dır!

Buna örnek olarak O’ndan aktarılması gereken anekdotlardan birisi şudur: Chiapas’ta Komutan Yardımcısı Marcos halka yaptığı bir konuşmanın hemen ertesinde, yanında bulunan Saramago’nun kulağına eğilip İspanyolca, “No nos abandones/ Bizi terk etme” deyince, O da bir an dahi duraksamadan, “Bunun olması için kendimi terk etmem gerekir” yanıtını verir!

Saramago’nun yazdıklarını betimleyen, ezilenlerden yana bu ikircimsiz “politik tavrı”dır!

Tüm ezilen insanlığın sesi olabilmeyi başaran, “Yalnızca kitap sayfalarının geri dönüşü vardır, yaşamınkilerin yok” diyen O, bu tavrıyla da çağının büyük vicdan(lar)ındandır…

Tam da bundan ötürü Saramago’nun dehası çok yönlüydü; hem büyük bir komedyendi hem de acımasız gerçeklerin yazarı.

Uyuşukluk ve körlüğe karşıydı…

Okuyucusunu sarsmayı, gözlerini açmayı, harekete geçmesi için kışkırtmayı denerdi.

Berger, Galeano ve Howard Zinn gibi isimlerle birlikte altına imzasını attığı Filistin’e karşı tavrı için İsrail’i suçlayan bildiriye kadar, zaten pek çok kez Filistin’de yaşananları Auschwitz’de yaşananlara benzetip öfkeli okların hedefi olmuştu.

Saramago’nun ‘Not Defterimden’ başlıklı kitabında yer alan kısa yazılarından “Gazze (22 Aralık 2008)” başlıklısı, bu konudaki politik tavrını anlamlı biçimde özetler:

“BMÖ kısaltması, herkesin bildiği gibi, Birleşmiş Milletler Örgütü demektir, yani, gerçeğin ışığında, hiçbir şey ya da çok az şey. Bunu, yiyecekleri tükenmekte olan ya da orada sığınmacı olarak kayda geçen yedi yüz elli bin kişiyi, görünüşe göre, açlığa mahkûm etmeye kararlı İsrail ambargosu böyle dayattığı için zaten tükenmiş olan Gazzelilere söylesinler.

Ekmekleri bile yok artık, un tükendi, yağ, mercimek ve şeker de aynı yolda ilerliyor. 9 Kasım’dan beri Birleşmiş Milletler ajansının yiyecek yüklü kamyonları İsrail ordusunun Gazze şeridine girmelerine izin vermesini bekliyorlar, bir kez daha reddedilen ya da aç Filistinlilerin son umutsuzluğuna ve son çileden çıkışına kadar ertelenecek bir izin.

Birleşmiş Milletler mi? Birleşmiş mi? Uluslararası suç ortaklığına ya da korkaklığına güvenen İsrail, tavsiyelere, kararlara ve protestolara gülüyor, canı ne isterse, ne zaman isterse ve nasıl isterse onu yapıyor. Sanki İsrail’in güvenliğini tehdit edecek ürünlermiş gibi, kitapların ve müzik aletlerinin girişini engellemeye kadar vardırdı işi. Eğer gülünçlük öldürseydi, İsrailli politikacı ya da askerlerin, o zulüm uzmanlarının, o eğitimlerinin temeli olan küstahlığın tepesinden dünyaya bakan aşağılama doktorası yapmışların bir teki bile ayakta kalmazdı. Yolundan gidenleri tanıdıkça Eski Ahit’in Tanrı’sını daha iyi anlıyoruz. Yehova ya da Yahve, ya da her nasıl deniyorsa, İsraillilerin sürekli güncel tuttuğu kindar ve kıyıcı bir tanrı…”

Evet, 2006’daki Lübnan Savaşı sırasında, İsrail’i çok sert bir dille kınayan dünya yazarlarının öncülüğünü yapmasından, İsrail işgali altındaki Filistin topraklarında hayatın, Nazilerin Auschwitz Toplama Kampı’nda yaşananlardan farksız olduğunu söyleyecek netlikte meydan okuyan Saramago’nun duruşu Aydınlanma dönemi insanlarınınkine benziyordu.

Howe onu “Avrupa şüpheciliğinin sesi ve ironi uzmanı” olarak niteler, James Wood aynı anda hem avangard hem gelenekçi olup ikisinin de hakkını verecek tek kişi olduğunu söylerdi. Eleştirmenlerin kralı denilen Bloom ise İngilizce olmayan edebiyatın global başarı konusunda çok az şansının olduğu bir dünyada onu ve yapıtlarını “eşsiz” olarak nitelemişti.

Vatikan’ın, ölümüyle ilgili olarak, “Son nefesine kadar Marksist felsefeye sadık kaldı” diye kin kustuğu Saramago’nun naaşı, Lizbon’daki Alto de Sao João Mezarlığı’nda yakıldı.

Küllerinin bir kısmı çocukluğunu geçirdiği Azinhaga köyünde, bir kısmı da hayatının son 17 yılını geçirdiği Kanarya Adaları’ndaki evinin bahçesinde bir ağacın altına gömüldü.

Üyesi olduğu Portekiz Komünist Partisi ise açıklamasında, parti militanlarının, yurtseverlerin, sol güçlerin, Portekiz halkının ve işçilerin yazara minnet duyduğunu ifade etti; haklı olarak; “İncil kötü alışkanlıkların el kitabıdır… İncil’in Tanrı’sı güvenilir değil, kötü biri ve öç almaya kararlı. İncil’de acımasızlık, zina, her türlü şiddet ve kan dökme var. Bu inkâr edilemez” diyen Saramago’ya!

* * *

‘Magazine Littéraire’in Nisan 2000 nüshasında François Brusnel’in, “Esin kaynaklarınız neler?” sorusuna “Hepimizde olan şey: Omuzlarımızın üzerinde taşıdığımız kafamız ve içindekiler,” yanıtını veren O’nun yazarlığını, belki de en iyi Horatius’un, “Sen konuya egemen ol, sözcükler ardından gelir”; Jean de la Bruyere’in, “Yazarlık akıldan fazlasını gerektirir”; Georges Simenon’un, “Yazarlık bir meslek değil, bir mutsuzluk uğraşıdır”; Jorge Luis Borges’in, “Yazmak yönlendirilmiş bir düşten başka bir şey değildir”; Ernest Hemingway’in, “Gerçek bir yazar için, her kitap, erişilemeyecek bir şeye yeniden kalkıştığı yeni bir başlangıç olmalıdır”; Thomas Mann’ın, “Araç olarak dili kullanan bir sanat her zaman güçlü bir eleştirel yaratıcılık gösterir, çünkü sözün kendisi hayatın eleştirmenidir: Yaratırken adlandırır, niteler, yargılar”; Jean-Paul Sartre’ın, “Yazarın, yani özgür insanlara seslenen özgür bir insanın tek bir konusu vardır: Özgürlük” saptamaları betimler…

O; yaşarken ve yazarken; artık hiç kimsenin ölmediği bir dünya anlatıp, “Ertesi gün hiç kimse ölmedi” cümlesiyle başlayan romanı okuyanların, “Ölüm iyi ki var” diyerek kapattıkları ‘Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş’ başlıklı yapıtında ifade ettiği dünyayı “11. Tez”deki üzere değiştirmek istiyordu; bunun için yaşıyor ve yazıyordu…

O tam da bunlardan ötürü, bir komünist olduğu için önemlidir…