Monday, May 5, 2014

Erdal Öz´ün ´Defterimde Kuş Sesleri´

  
Birsen Ferahlı
Kitabı okurken bir sahne canlandı gözümde. Eski bir köşkün, yüksek tavanından kristal avize sarkan şömineli odalarından birisinde, dip dibe sıkıştırılmış on iki ranzalı yatakhanedeyim. Gece saat on buçuk. Yatma zili çalalı bir saat olmuş. Mayıs sıcağına dayanamayıp, demir parmaklıklı pencereleri açmış içimizden birisi. Lise son sınıfta okuyan yatakhane ablamızla, yan odadan gelen arkadaşı Sibel Abla fısıltıyla konuşuyorlar. Sonra, Sibel´in ağladığını duyuyorum yattığım yerden. Ranzamın demirlerine tutunarak yere atlıyorum, dolabımdan kolonyayı alıp, odanın girişindeki yatakhane ablası ranzasına gidiyorum. \"Ahh canım!\" diyerek başımı okşuyor her iki abla. Orta birinci sınıfta sıska bir kızım. \"Neden ağlıyorsunuz?\" diyorum. Nazilli´li Şule Abla sıkıca sarılıyor bana, \"söyleyeceğim ama, korkma sakın. Dün Deniz Gezmişleri asmışlar\" diyor.

´Defterimde Kuş Sesleri´, her birisi diğerinden karanlık olaylarla üzeri örtülen bir döneme döndürdü beni. Gazete haberi olarak bildiklerimin, gerçek boyutlarıyla karşılaştım. Kitapta belgeler, fotoğraflar da var; ama bu kitap bir belgesel değil. Ya da şöyle denilebilir: kitabın bir döneme ışık tutan belge kitap özelliği ile, romansı tadı öne geçmek için birbirlerine omuz atıyorlar sanki. Olan biten, hem dıştan bir izleyici için görülebilir kılınmış, hem de edebiyat prizmasından geçirilerek, okuyanın iç dünya terazisine konulmuş. Seçim okurun kendisine kalmış artık: idamla yargılanan Münir Ramazan Aktolga´nın Dışkapı Cezaevi´nden kaçırılışını mı ilginç ve inanılmaz bulur, yoksa; ´korku´ ile ilgili paragrafta mı insan gerçeğini duyumsar, bilinmez.

\"İnsanın en yazılacak yanı korkusudur gibi geldi bana. Korkmayan insanın nesini yazabilir ki bir yazar. Şunca aydır nice insanla bir aradayım. Birlikte kalmak için hiç birini ben seçmedim. Bir aradayız, hepsi bu. Nice davranışlarını izledim, gözledim. Korku çoğunda var. Belki hepsinde. Hani suyun altında uzun süre bir yere sıkışıp kalmış bir yaprak, bir gün sıkıştığı yerden nasılsa kurtulup, belki bölünüp parçalanıp, belki çürüyüp, hafifleyip ağır ağır, ama biçim değiştirmiş olarak suyun yüzüne çıkar ya. Onun nasıl artık yapraklığı kalmamışsa, ´korku´nun da nice insanda zamanla yapı ve biçim değiştirerek başka bir kılığa girdiğini gördüğüm anlar oluyor. Bakıyorsun birinde bir ´tik´, birinde ´yüksek sesle konuşma´, birinde alabildiğine ´terslik´, bir başkasında anlamsız bir ´kahkaha´, bir öbüründe sürekli ´uyku´, kiminde de ´yüreklilik´ görünümüne büründüğünü görüyorsun ´korku´nun. Kiminde hiç gizlenmiyor ´korku´. İnsanoğlunun ateşten korkup ateşe taptığı, sudan korkup suya taptığı, giderek korkusundan Tanrılar yarattığı, korkusunu ona tapınmakla gidermeğe çalıştığı gibi...
´Korku bende de var. Niye olmasın ki?\"

Bende de!

İşkencenin nasıl uygulandığı anlatılmamış. Öncesi var, sonrası var ama, işkencenin kendisi yok. Falakaya yatırılma diye bir cümle yazılmamış kitapta; ama hücrede günlerce çorapla yürünüyor, ayakkabı giyilemiyor. Elektrik bağlandığı yazılmamış. Elektrikli sorgulamanın sonuçları hücrenin kapısız helasında gösteriyor kendini.

Ses, ışık, görüntü, nesne gibi dış uyaranların neredeyse hiç olmadığı hücre ortamında; kendi iç hücresindeki imgelere uzanıyor yazar. Dışarının ´yok´luğunda ´iç dünya´ görülebilir nitelik kazanıyor. Çocukluğa gidiliyor. \"Çocukluğum boyunca annemle babam arasında hep arabulucu oldum. Öyle ki, sanki bana güvenerek küserlerdi.\" diyen, hiç kabuk tutmamış bir yara. Gül Önet´e hapishaneden yazılan mektuplardan birinde \"Ama hüzün aklın bir durumudur desem ne diyeceksin? Aklın kendine dönüp, kendi tadına bakmasıdır hüzün dersem?\" Bu cümlelerde çocukluktaki hüznün üstesinden gelmek için, hüznü aklın içine sarıp, çocukluğunun bu temel duygusuna yine de sevgiyle uzanmanın yolunu buluyor Erdal Öz. Bu izlekle , kendimdeki hüzün zemininin de, nasıl oluştuğunu anlamaya başlıyorum.

´Başetmek´. Kitap boyunca, zorluklarla başediliyor. Bunun için gereken direnç ise hep sanattan alınıyor. Anıların omurgasını oluşturan mektuplarda ´başetmek´ için kişilerden bir destek talebi olmadığı görülüyor. Yazarın, o dönemdeki eşi Ülkü Hanım´a ve Gül Önet´e yazdığı mektuplarda, sanat yapıtlarıyla ilgili düşünceleri paylaşma ve duyumların kayıt düşülmesi işlevi ön planda tutulmuş. Zaten mektup biraz da insanın kendisine yazdığı bir metin değil midir? Hele, güvenilen, sevilen bir kişiye yazılan mektuplarda, insan kendi kendisine çok daha fazla yaklaşabiliyor. Erdal Öz koğuşu paylaştığı kişilerle birlikte yemek yiyiyor, sohbet ediyor, volta saatlerini geçiriyor; hatta koğuş temsilciliği yapıyor; ama ben onun asıl maphusane arkadaşlarının Rilke, Dostoyevski, Necatigil, Edip Cansever, Ernst Bloch olduğunu düşünüyorum. Bilim ve sanat, düşüncenin ve ruhun yaralarını saran, onlara yeni tomurcuklar açtıran sağaltıcılardır desek, yanlış bir tanım olmaz sanırım. Yaralarını tükrüğü ile iyileştirmeye çalışan kediler gibi, biz insanlar da -üstelik kendi türümüzün açtığı- yaraları, yine aynı türün ürattiği bilim ve sanatla onarabiliyoruz.

Erdal Öz, bir söyleşide anılardan konuşurken, \"orada insanlar çıplaktı, ben de çıplaktım, maskeler çıkmıştı\" demiş. Bir yazar olarak, çıplak insan ruhlarının arasında yazmadan durması olanaksızdı kuşkusuz. ´Halk´, ´aydın´, ´militan´, ´işçi´, ´asker´ gibi adlandırmalarla imgelemimizde kayıtlı kavramların, maskelerin ardında yalnızca birer insandan ibaret olduklarını görüyoruz anıları okurken. İyi ve kötünün, doğru ve yanlışın iç içe, hatta birbirine dönüşebilen kavramlar olduğunu anlıyoruz.

Kitabı okurken, gerçeklerin insanları kurgulamalar kadar derinden etkilemediğini düşündüm. Son sahnesinde üç gencin asıldığı bir film, üç gencin gerçekten asılmasından daha çok mu duygulandırıyor insanları? Savaş filimleri, savaşlardan daha mı çok ağlatıyor bizi? Kurgu karşısında, öğrenilmiş davranışlarla tepki verirken; gerçek yaşantıların içinde korku ve ´ben canlı kalayım´ kaygısı ile mi kıpırtısız duruyoruz? Apaçık vahşeti yok sayarak, kendi içimizdeki vahşet gerçeğiyle yüzleşmemiş oluyoruz belki de...

Defterimde Kuş Sesleri salt bir anı kitabı olmadığı için, okurunu böylesi sorgulamalara taşıyor. Salt anı kitabı olmadığını olayların tarih sırasına göre verilmeyişinden de anlıyorum. Geriye dönüşler, önceden anlatmalar var.

Bir de simgelerden söz etmem gerekiyor. Hücrenin duvarındaki çiviye asılı ´Goya´ ayakkabı mağazasının, üstünde matador resmi olan, plastik torbası. Görüş günü içine öte beri konulup getirilmiştir. Hücrenin obje fakiri ortamında torba, Mars´tan gelmiş bir uzay gemisi gibi durmaktadır. Tek bir nesne aracılığıyla; yabancılaşma, özgürlük/tutsaklık arasındaki ince ve büyük tragedya, değerlerin görecesi ve yanılsamalar ortaya konulmuştur. Üstelik, bu kadarla kalmaz: hücredeki babanın temiz çamaşırlarını ve sigaralarını saklamakta olduğu torba, evdeki küçük kızına doğum günü armağanı olarak alınan ayakkabının torbasıdır.

Kapılıp gittiğim diğer simge: Erdal Öz´e, hapisten çıktıktan sonra, ağzı büzülü, haki renkli bez bir torba içinde gönderilen daktilosu oldu. Deniz Gezmiş yaşadıklarının, o dönemin belgelenmesini istemektedir. Zaman az kaldı diye telaşlıdır bir yandan da. \"Savunmamızı hazırlamak için gerekli\" diye önce daktilosunu; sonra da, \"bu daktilo ´F´ harfiyle başlıyormuş biz kullanamıyoruz, ayrıca avukattır yardımı olur\" bahanesiyle Erdal Öz´ü idamlıkların kaldığı bölüme sokmayı başarır. Anlatırlar. Erdal Öz dinler, yazar, not alır. Bu görüşmeler ´Gülünün Solduğu Akşam´ adlı yapıtı oluşturmuştur. Hapisten çıktıktan sonra, cezaevi müdürlüğüne defalarca yazı yazılarak geri istenilen daktilo, torbanın içinde, paramparça durumda gelir bir gün. Düşüncelerin yazımında kullanılan daktilo makinesi da, düşünce işlerine bulaşmanın cezasına çarptırılmıştır. Bütünlüğü bozulup, işe yaramaz hale getirilerek, bir torba içinde masanın üstüne bırakılmıştır. Kadavra derslerinden bildiğim, torbaya doldurulmuş insan kemiklerini çağrıştırdı bana torbadaki daktilo tuşları. Kafkavari bir simge girdabında buldum kendimi. Kitapta anlatılan dönemden, hiçlik çizgisine derinleşen bir girdap üstelik...

65. sayfada, \"Bütün gün bir öykü yazmış olmanın mutluluğuyla dolaştım.\" denilmiş. Deniz Gezmiş´le yürürken, \"Bir roman kahramanıyla yan yana volta atıyordum bütün avluda.\" diye bir heyecan! Yazmak bir varoluş seçimi olarak gözlemleniyor Erdal Öz´de.

En bileyici koşullarda bile, dingin değerlendirmeler yapılmış:
\"İnanç, sanırım özgür düşüncenin karşısındaki en büyük tehlike.Dünya görüşü tamam, ama düşünceler inanç haline geldimi, artık tartışma kabul etmiyor. İnanç kendisiyle birlikte bir takım yasaklar da getiriyor. Soru sorma, yanıt verme ortamı kayboluyor. Bizim solcularda da var bu, tıpkı dincilerde, milliyetçilerde olduğu gibi. Oysa Marksizmin en güzel yanı diyalektik denilen o güzel mantığı, ´tez-antitez-sentez´ yöntemini getirmesidir. Sürekli gelişme, sürekli evrim.\"

Ben de, ´İnanç Hapishanesi´ diye bir başlık atıp, düşünmüştüm dört beş ay önce benzeri konuları. İnancın düşünceyi kalıba döküp, dondurabileceği geçti aklımdan. Kalıp donmuş bir şey serttir, şekli değişmez, soğuktur. Yani, bence bir yaşamasızlıktır. Hücrenin, ama bu kez hapishane hücresi değil, canlılardaki hücrenin nasıl yaşadığına bakalım: hücre içindeki sodyum iyonu ve hücre dışı sıvıdaki potasyum iyonu, yarı geçirgen hücre zarından belli bir kimyasal denge oluşturmak amacıyla geçiş yaparlar. Bu iyon değişimi sırasında ortaya çıkan elektriksel enerji de yaşamı oluşturmaktadır. Biyolojik anlamda yaşam, belli bir dengeyi sağlama amacına yönelik sürekli değişimden alıyor kaynağını. İnanç aklın önüne geçtiğinde, yalnızca ideolojik alanda değil, kişisel konularda da tapınma tuzağına düşürebiliyor kişiyi.

Anılar ´an´ları iletebilir mi? Bilmiyorum. Defterler dolusu duygu, düşünce, düş ve gerçek. O defterlerden bir tanesi, hücre kontrolü sırasında alınıyor, hoyratça karıştırılıp, yatağın üstüne fırlatılıyor.

\"Birden sevgili defterimin dışarıdan fırlatıldığını, uçarak gelip bir kuş gibi valizimin yanına konduğunu sevinçle gördüm.
Korkmuştu defterim; ölmüş bir kuş gibi atıldığı yerde kanatları açık kalmıştı.
İşte yine sevgili defterimleyim. İçindeki bütün sesler yine benimle. Yakınına sokulmadıkça duyulamayan kuş sesleri.\"
diyor yazar.

Tutsaklık, özlem, sevda, ayrılık, işkence ve ölümün kol gezdiği kitapta, en yoğun duygusallığı bu satırlarda duyumsadım. ´Sevgili Defter´in aslında Erdal Öz´ün ta kendisi olduğunu anladım. Yakına sokulmayınca duyulmayacak sesler var ´Defterimde Kuş Sesleri´nde.
Duydum.