Sunday, September 30, 2012

Kediler ve köpekler şehrin sakinleridir..


YETVART DANZİKYAN - yetvartd@ttmail.com

01/10/2012

Bu yasaya karşı çıkmak her şeyden önce insanlık ve vicdan gereğidir. Kentin, dünyanın, doğanın sadece bize, insanlara, insanların rasyonalize ettiği o modern ve aslında insanı da ezen sisteme ait olmadığını idrak etmekle ilgilidir


(FOTO:Antalya'da yiyecek aramaya giden kedi, yavrularını dişi köpeğe emanet ediyor)

Bir yasa var TBMM gündeminde, mutlaka duymuşsunuzudur. Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından hazırlanan Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, 11 Eylül'de Başbakan Erdoğan tarafından imzalanarak Meclis’e gönderildi. İsmi “Hayvanları Korum Kanunu” ancak bazı maddeler hayvanseverlerin (ki böyle tanımlamak yanlış, vicdan sahibi herkesin) tepkisine yol açtı. Bunların başında şu maddeler geliyor:

-“Sahipsiz hayvanlar barınaklarda kısırlaştırılıp aşılandıktan sonra sahiplendirilinceye kadar ormanlık alanlarda kurulacak ‘doğal hayat parklarına’ yerleştirilecek.”
Bu madde sayesinde sokaklardaki başıboş köpeklerin toplanarak “doğal hayat parkı” adı altında ormanlık bölgelere bırakılması ihtimali var. Ve sokaklarda yaşamaya alışmış köpeklerin ormanlık alanda yaşamlarını sürdüremeyecekleri neredeyse kesin. Şu madde de hayli irkiltici doğrusu

-“Sahipsiz ve güçten düşmüş" hayvanlar, mevcut 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu ile 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununda öngörülen durumlarda uyutulabilecek”
Açık konuşmak gerekirse sokaklardaki kedi ve köpeklerin eğer ormanlık alana götürmeye değmeyecek derecede güçsüzlerse öldürülmelerinden bahsediyoruz. İnsanın aklına hakikaten Nazilerin toplama kamplarındaki sistemleri geliyor. Bir diğer tepki uyandıran madde de şu:

-“Evde barındırılabilecek hayvan sayısı Bakanlıkça çıkarılan yönetmelikle belirlenecek.”
Evinde üç ya da beş kedi besleyen çok sayıda insan var. Devletin buna karışması düpedüz işgüzarlık. Bazı komşuların fazla kedi ya da köpek beslenmesinden rahatsız olduklarını biliyoruz ama mevcut yasalarla bu konu zaten bir şekilde çözüme kavuşmuş durumda. Ve her ev, her apartman şöyle ya da böyle kendi yolunu buluyor. Bunu bir “sayıya” bağlamak günlük hayata biraz fazla müdahale olacak.

Dün Türkiye’nin birçok yerinde bu yasaya karşı protesto gösterileri düzenlendi haberlerden görmüş olmalısınız. Bilhassa İstanbul’da binlerce insan “Katil yasaya hayır” sloganlarıyla yürüdü. Benim burada üzerinde durmak istediğim, aslında bu sokak hayvanları konusunda Osmanlı zamanından beri bilhassa İstanbul’da bir yaşama kültürü oluştuğunu hatırlatmak. Gerek II. Mahmud, gerek Abdülaziz, gerek Abdülhamit, gerekse İttihat Terakki döneminde sokak köpeklerinin Hayırsız Ada’ya sürüldüğü, ancak İstanbul halkının bu uygulamadan rahatsız olduğu, yetkilileri protesto ettiği, o zamanki yönetimlerin de tepkilere dayanamayarak köpekleri tekrar İstanbul’a getirdiği bilinir. Ancak 1910 yılında İttihat Terakki dönemindeki uygulama vahşice olmuş, 80 bin köpek Hayırsız Ada’da can vermiştir. Ve bu uygulama İstanbulluların büyük tepkisine neden olmuştur. Özetle, böyle bir kültür vardır İstanbul’da. Ve bu sadece kentlilikle, vicdanlı olmakla değil. Tabii ki asli olarak bunlarla ilgili, ama ilave olarak dindarlığın o yumuşak, canlıyı koruyan versiyonu/yönüyle de ilgiliydi. Elbette burada belki de biraz batıl inançlar da devreye giriyordu, hayvanlara eziyet etmenin uğursuzluk getireceği gibi. Bu döneme ilişkin bir tanıklıktan bahsetmek istiyorum biraz. Ünlü İtalyan yazar Edmondo de Amicis’in İstanbul seyahatnamesinde sokak köpeklerina ayrılan bir bölüm vardır. 1870’lerde İstanbul’u gezen Amicis, bakın İstanbul’daki sokak köpeklerinin durumunu nasıl anlatıyor:

“İstanbul köpeği bol olan bir şehirdir, herkes gelir gelmez farkına varır bunun. Köpekler şehrin daha az kalabalık ama birincisinden daha az garip olmayan ikinci halkını meydana getirir. Türklerin köpekleri ne kadar sevip koruduğunu bütün dünya bilir. Bunu Kur’an’ın hayvanlara karşı da olmasını emrettiği merhamet hissiyle mi, yoksa köpeklerin de bazı kuşlar gibi uğurlu olduğunu sandıkları için mi yaptıklarını anlamadım, belki Peygamber köpekleri sevdiği, belki mukaddes tarihleri bu hayvanlardan bahsettiği, belki de bazılarının iddia ettiği gibi Fatih Sultan Mehmet’in Topkapı’da açılan gedikten arkasında bir sürü erkanı harp köpekle beraber şehre muzaffer girmesi yüzündendir. Şu bir vakıadır ki bu hayvanları içten severler, birçok Türk beslenmeleri için kabarık meblağlar vasiyet eder. Sultan Abdülmecid (II. Mahmut ya da Abdülaziz’den bahsediyor olsa gerek.YD) bunların hepsini Marmara’da bir adaya sürdüğü vakit, halk sızlanıp mırıldanmış, köpekler geri dönünce de bayram etmiştir. Hükümet hoşnutsuzluk yaratmamak için bu hayvanları hep rahat bırakmıştır. Bununla beraber Kur’an’a göre köpekler murdar bir hayvan olduğundan ve Türkler evlerinde barındırdıkları takdirde evlerinin kirleneceğini zannetiklerinden İstanbul’da bir sürü köpeğin hiçbirinin sahibi yoktur. Köpeklerin hepsi birden, tasması, vazifesi ismi, meskeni, kanunu olmayan büyük bir serseriler cumhuriyeti teşkil ederler. Her şeyi sokakta yaparlar: kendilerine sokakta oyuklar kazarlar, orada uyurlar, orada yer içerler, orada doğarlar, yavrularını orada emzirirler, orada ölürler ve hiç değilse İstanbul’da hiç kimse köpekleri dolaşırken veya yatarken rahatsız etmez. Köpekler yolun sahibidir. Bizim şehirlerimizde atlara ve insanlara köpekler çekilip yol verirler. Burada köpekleri ezmemek için insanlar, atlar, develer, eşekler şöyle bir kavis çizerler. İstanbul’un en kalabalık yerinde, sokağın ortasında halkalanıp yatan dört veya beş köpek, yarım gün boyunca bütün bir mahalle halkının kıvrıla kıvrıla yürümesine sebep olur.” (Edmondo de Amicis, İstanbul-1874, TTK Yayınları)

Amicis’in köpekleri anlattığı bölüm aslında uzayıp gidiyor, ben buraya sadece bir kısmını aldım. Şunu söylemek istiyorum. Diğer şehirleri iyi bilmiyorum ama İstanbul’un köpeklerle, kedilerle başka bir bağı, kültürü, tarihi var. Ve tabii insanlığın da köpeklerle kedilerle, başka bir bağı, tarihi var. İşin özü şu: bu yasaya karşı çıkmak her şeyden önce insanlık ve vicdan gereğidir. Kentin, dünyanın, doğanın sadece bize, insanlara, insanların rasyonalize ettiği, yücelttiği o modern ve aslında insanı da ezen sisteme ait olmadığını idrak etmekle ilgilidir. Bunu bir kenara yazalım bir kere..

Gelelim Hükümet’e. Bütün bir kent dokusunu tahrip eden, İstanbul’u koca bir otel ve alışveriş merkezi gibi gören, yeni rant alanları yaratmaktan başka bir şey düşünmeyen AKP’nin; İstanbul’un, kentin bir parçası olan sokak hayvanlarına merhametli davranması, aslında beklenebilirdi diyeceğim ama bir kez daha düşününce hayır beklenemezdi diyorum. Çünkü AKP her şeyden önce asıl kendisinin bağlı olmasını beklediğimiz (doğa ile uyumun idrakini geçtim) o merhametli dindarlıkla ilgisini olmadığını; o gelenekten değil; ezen, horlayan, güçlüyü baştacı eden gelenekten geldiğini defalarca gösterdi. Neyse..

Direneceğiz bu yasaya, haberiniz olsun.