Wednesday, January 30, 2013

Zelda Nilgün Marmara



Nilgün Marmara, (d. 13 Şubat 1958 – ö. 13 Ekim 1987)

1958 yılında İstanbul’da doğdu. Ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji’nde okudu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde lisans öğrenimi tamamladı ve Sylvia Plath üzerine incelemeler yaptı. Plath’ın yaşamı, düşünceleri, özellikle bireyin yalnızlığına ve varoluş sorununa bakışından etkiledi. Sylvia Plath sevgisi, Marmara’yı ölümde de sevdiği şairin yazgısıyla birleştirdi. 13 Ekim 1987 tarihinde, 29 yaşındayken ‘bekleme salonu’ olarak gördüğü yeryüzünü terk etmeye karar verdi ve evinin balkonundan atlayarak kendi isteği ile yaşamını sonlandırdı.
Düşle gerçek arasında gidip gelen, kırılgan bir izlekle yazdığı şiirleri çeşitli dergilerde yayımlandı. Şiirleriyle sadece kendi kuşağının şairlerini değil, Ece Ayhan gibi eski ve güçlü şairleri de etkiledi. 77-87 Yılları arasında yazdığı şiirler ‘Daktiloya Çekilmiş Şiirler’ adıyla yayımlandı; Günlükleri ve sağa sola yazdığı notlar Gülseli İnal tarafından bir araya getirilerek ‘Kırmızı Kahverengi Defter’ adıyla bir kitapta toplandı. Mezuniyet tezi Dost Körpe tarafından dilimize çevrildi ve ‘Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi’ adıyla Everest Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.

Çeşitli dergilerde şiirleri yayımlandı. Küçük İskender, Lale Müldür, Orhan Alkaya, Cezmi Ersöz, Ece Ayhan, Gülseli İnal, Onur Göknil ve Serdar Aydın gibi şairleri derinden etkiledi.
Sylvia Plath sevgisi, Marmara’yı ölümde de sevdiği şairin yazgısıyla birleştirdi. 13 Ekim 1987′de henüz 29 yaşındayken “yaşama karşı ölüm” dedi ve intihar etti. Kırmızı Kahverengi Defter adıyla yayınlanan günlüğünde “hayatın neresinden dönülse kârdır” ifadesi yer almaktadır.
Eserleri
Şiir : Daktiloya Çekilmiş Şiirler (1988) / Metinler(1990)
Günlük : Kırmızı Kahverengi Defter (Gülseli İnal tarafından hazırlandı, 1993)
İnceleme : Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi (1985, Dost Körpe tarafından 20 yıl sonra Türkçe’ye çevrildi)

Ne zamandır ertelediğim her acı,
Çıt çıkarıyor
artık, başlıyor yeni bir ezgi,
-bu şiir -
Sendelerken yaşamım ve bilinmez
yönlerim,
Dost kalmak zorunda bana
ve sizlere!
 Tükenirdi monolog
kaçarken içine düştüğüm kara toplum
‘big bang’ sonrası büyük yalnızlık bilinmeyeni
saçlarında titreyen iblisler karartırken güneşi
üst üste gömülürken
saydam yaşamlar
bir yankı duyulurdu hiç’likten..
Bütün yalnızlıklarınızın ilenci
korusun çoğulluklarınızı
cinnet koyun erdemin adını
maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
hepiniz mezarısınız kendinizin!.

Kış uykusunda bir melek
- Birilerin beni çağırıyor!
- Buraya gel..


Nilgün MARMARA “Kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerini bırakarak 13 Ekim 1987 de bekleme salonunu terk etti. Ne beklenmeyen ne de garip bir varoluştu bu. Zaten 29 yılını, hayatını, şiirlerini ve rüyalarını ölümün kıyılarında yaşadı.
”Yerleşik yabancılığının acısını” hissetti daima.
Tutunamadı Zelda. Anlayamadı, anlamlandıramadı, alışamadı, varolamadı, katlanamadı. Uğraştı yazmaya çalıştı. Sayfalara kustu 29 yıllık kısa yolculuğunun günlüklerini. Kayıp bir yolculuğun hiç anlamsız, trajik dizeleri kaldı geriye. Hissedebilenlerin hiçte yabancı olmadıkları kelimelerle dolu şiirler, metinler ve bir de kırmızı-kahverengi bir defter…
yitiriş, tiksinti, kayboluş, kopuş, ölüm!
“Azımsanamayacak kadar ölmüşüm / Azımsanamayacak denli ölüyüm… Geliyorlar bu evde doğan yeni bir ölümü görmeye; koşarak düşe kalka yuvarlanarak sürünerek… Nasıl olursa olsun; görmek için bu eski dostlarının yeni cesetlerini ve göstermek için kendi dirimlerinin kıvılcımlarını geliyorlar. Ölüm sessizliği toz ve küf kokan evden ayrıldıktan  sonra seviniyorlar canlıyız diye.”
Hiçbir anlamı yok hakkında konuşmanın yada çözmeye çalışmanın.
İçine düştüğü bu yaşamı sahiplenemeyen bir küçük kızın varoluş çığlıklarıyla tünellerde yiten yaşamının dingin melodileri sadece..
Zorunlu Tünel
Meyvelerin çocukları arı varlıklar baktırmaya
işaretliyorlar belleğini insanlığın
ki o unutmuştur kendi oluşumunu,
görmez ne olgun kokular
renk ve tatlar
taşınır her ilmeğinde çıplaklığın.
Perdeler çekilidir bakışına belleğin
çok öncelerden beri,
büyüyen ağaçlarına özgür çocukların,
vurur baltasını sinsi körlüğüyle tarih!
Ve şimdi yollarında yaşamın
çığlık tünelleri kazmak
ve susmak’ı
yazmak
kalmıştır
işaretleyenlere
-bu, hepsi, belki-
Sunu *
Nedir bu kovmaya çalıştığınız tüm kıvrımları arasından beynin densiz aralarla saatten çıkan bir kuş deşen kuytuları diken gözlerini bilince anın ana düşmanlığı o ağulu gerçek..
-ÖLÜM/SEVİ- Kasım, 1979
“Hayat hep yüzünle seviştik.. Tersinin hatırı kaldı..”
“Ölürken kahkahamı ona bırakacağım.”
“Ey tiksinç aydınlık! Kusuluyor senin için, bil!”
“Sonra sözcüklerin kumda bıraktığı izlerin içine yerleştim.”
 “Benden sonra kuşlara iyi bakın”
“Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.”


“Nilgün ölmüş.Beşinci kattaki evinin penceresinden kendini aşağı atarak canına kıymış. Ece Ayhan söyledi. Çok değişik bir insandı Zelda. Akşamları belli saatten sonra kişilik hatta beden değiştiriyor gibi gelirdi bana. Yüzü alarır bakışlarına çok güzel ama ürkütücü bir parıltı eklenirdi. Çok da gençti. Sanırım otuzuna değmemişti daha. Ece ile gergedan için yaptığımız aylık söyleşide ondan söyle söz ettim: bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu. Dönüp baktığımda bir acı da buluyorum Nilgün’ün yüzünde. O zamanlar  görememişim. Bugün ortaya çıkıyor.” Cemal Süreya
.
Kan Atlası
Emel’e
“Ben babamın yuvarladığı
çığın altında kaldım.”
Çolak mırıltılarla dövmelenen çocuk
her gün her gece eğer adasında,
Gözü ağzı elinden alınmış, yosunlar
sarmış bedenini çığlıklarken bunu
su içinde…
Karada, hançer suratlı abinin rüzgarında
uçar adımları.
Geçmiş ilmeğinde saklıdır arzusu
İçinden karanlık, tekrar ve ilenç
sızdıran hayret taşında.
Soruyor hatırasında, “sırtımda ve
sırtında gezinen bu ürperti kim,
bir damla süt yerine bu ağu kim?”
ay gözüyle bakmayan kavruk akıllara
-boy atmış da salgıları,
cücelmiş sezgileri-
bir yanılgı rehavetinde debelenenlere…
Ey, yüzleri
bir babakuş gölgesine
çakılmış olanlar,
Üzgün adım, ileri marş!
Aralık, 86
Kış uykusundaki bir melek Zelda. ‘nasıl da düzdür ve düz bir tümcede intihar edecektir şair’.
Ve 13 Ekim 1987′de evinin balkonundan yavaş adımlarla  terk edecektir bekleme salonunu. Daha 29 yaşında. ölüm egemen olmuştur. Muhteşem bir ölüm, kalan sağların kabul edemeyecekleri  kadar kusursuzdur bu son.
Bir akşam vakti, yirmi dokuz yaşında; o dokunulmaz güzelliği ve ağzının kenarında ışıldayan o masum kanla kendisini boşluğa  bıraktı..
“Tanıklar söylüyor, yere düşerken hiç çığlık  atmamış.”
Nilgün MARMARA bu dünyaya terkedildi, mahkum edildi. ‘İçine düştüğü kara toplumda ‘süreç yok ediciydi’, anlamsızdı. ‘savruk parçalarıyla yayılan anlam ölümcüldü.’ ne o kabul edebildi ne de onlar kabul ettiler  varlığını..
‘Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor. Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım yok. Hiçlik  tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben.’
‘Zamansız bir yitiriş’ oldu daima yaşam anlatılan öyküler yalan, yaşanan rüyalar sahteydi..

oysa onun ‘zaman dışı boşluklarda sallanan düşsel uçurtmaları’, rüyaları gerçekti.
‘ölü bir kirpi oluyordum, dikenleri yıldızlar ve yalnızlıkla kıvrılan’ cümlelerde, rüyalarda varolmaya çalışan ben..
‘Bir sabah bedenimin tüm hücrelerini ele geçirmiş bir acıyla uyanıyorum, bundan böyle, nereye baktığı bilinmeyen gözlerinizle her karşılaştığımda katlanacak bir acıyla’
Hiçbir zaman kabul edemedi bu yaşamı ve düzeni. Daima çocukluğun o saf akışını özledi..
‘Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi! Yiten bu işte!’
Buralarda kalmaya dayanabildiği zaman içinde ‘kuğuların ölüm öncesi ezgisi şiirlerim, yalpalayan hayatımın kara çarşaflı bekçi gizleri’ni yazdı çığlıklarla eksikliğinin günlüklerini..
 “Hayatın neresinden dönülse kârdır.”
.
.
‘anlamın ötelendiği an’larda
kendini bulmaya çalışan ben kaç kere
bir intiharın ellerinden tutmaya çalışacaktı
hantal akşamların saadet öyküleri nasıl da
yabancısı olduğumuz şeylerdi..’

ve Nilgün MARMARA evinin balkonundan boşluğa bıraktı kendini… sonunda terk edişiyle kırbaç acısıyla gerçekleştirdi varoluşunu ‘kalan sağlara’.. o asla sığamadığı düzeni intiharıyla sarstı.. bizi titretti.. içinden kahkahalarla baktı bize giderken… ‘ölürken kahkahamı bırakacağım..’ içimizi bir öfke kapladı, kabul edilemezdi bu cürreti ve ithamları.
‘Bir eskiciden satın alınmış bu teraziyi bir gün başka bir eskiciye vereceğim, o gün, tozanlarım her bir yana dağılıp toprağın suyun ölümsüzlüğüne eklemlenecekler ve ben özgürleşeceğim.’
Yeni bir yolculuğa sızdı Zelda damla damla… ‘Sonra buradan giderim bir hiç için…’
Ölüm Buraya Kadar!
(1) Cemal Süreya, 841. Gün /  (2) Cezmi Ersöz, İyiler Erken Ölür