Tuesday, July 2, 2013

Hür… hep o uzak çocuk…



Hür… hep o uzak çocuk… | Zeynep Sönmez

“Edemediğimiz/ ve edebileceğimiz/ tüm intiharlar/ ateşten gözleriyle bakıyorlar/ yolun üstündeki/ bir semender gibi.”  - Ahmet Oktay

İlkin, “kıymeti bilinmemiş” yazarlar arasında rastladım ismine. Ardından, ona “sayıklama cüreti olan yazar” dendiğini okudum. Ve sonra Mehmet Günsür’ün kitabı “İçeriye Bakan Kim?”de yeniden karşılaştık Hür Yumer’le.
Günsür’ün içeriye bakanın kim olduğunu söylemeye dilinin varmadığı o güzelim öykü kitabında bir hayalet gibi dolaşır Hür Yumer. “Stinea’da, bir resmin içinde kaybolup giderken” adlı öykü ona adanmış gibidir: “Kadın, bir resmin içinde yitip giden ressam ve çırağını anlatan hikâyeyi yüksek sesle okurken, sessizce ağlamaya başladı adam. (Daha önce okumuş muydu?) Bu hikâyeleri çeviren insanla, bir yılbaşı gecesi sabahı, adadaki pikniği hatırladığı için ağlıyor olabilirdi, yani bileklerini kesmekle yetinmeyip bir de…balkondan aşağı atlayan o aynı uzak çocuğu…”
“Bir resmin içinde yitip giden ressam ve çırağını anlatan hikâye”, Yumer’in dilimize kazandırdığı, Marguerite Yourcenar’ın Doğu Öyküleri adlı kitabına da atıftır. Onun, Jean Genet ve Danilo Kiş’ten yaptığı çeviriler de var. Yumer’i ya da çevirilerini okurken bizi sıklıkla yoklayan intihar izleği, bugünden bakıldığında yazarın ardında bıraktığı iz; gövdede ve akılda hüküm sürmeye başlamış ölümün manidar sezgisi.
Yumer’in 1996 Cevdet Kudret Ödülü’nü alan öykü kitabı “Ahdım Var”, yaşamın ucuna yolculuk eden bir yazarın kaleminden çıkmış olmaktan ziyade, zaten orada olan bir yazarın eseri gibidir. Karamsar, hatta ölümcül satırlardan ruhuma sızan kelimeler, yaşamla çekişmeli hesaplaşmasının devingen, gelgitli dünyasına girmemi sağlamış; sayıklamalardan sorgulamalara dönüşen o öykülerden içimde bir burukluk kalmıştı. Ölümü çağıran, bekleyen, bekledikçe ona hazırlanan, sonra birden zamanın henüz gelmediğine kanaat getirip uzaklara yelken açan biri… Biliyordu, zamanı gelmişse, artık çok geç olacaktı.
“Sen sahilden yürü. Ben suyun dibinden, senin peşinden geleyim. Bu gerçek görünmezlik hoşuma gidiyor. Demin yanınızdaydım; şimdiyse suyun dibindeyim. Mucize gibi, tılsım gibi bir şey bu. Çok istersem balık olurum belki. Rengârenk bir kırlangıç. Beni bir balıkçı getirir sana. Çorbamı yaparsın ilk gün. Ama üst üste de balık yenmez ki! Koca kırlangıç! Tamam Allahım; peki; çıkıyorum. Ciğerlerimin gücü sonsuz değil, biliyorum. Çıkıyorum, tamam.”

“Ahdım Var”, sadece edebiyatımızdaki önemli öykü kitaplarından biri değil, aynı zamanda yazarının arayışına tanıklık eden zorlu öykülerin toplamı. Nasıl bir arayıştır Yumer’inki? Edebiyattan medet umduğu zamanlar olmamış mıdır hiç; edebiyatın, acılarını sağaltacağını düşündüğü zamanlar?.. Yazı yoluyla, arzulamayı, ait olmayı, bağlanmayı, hatta belki kök salmayı öğrenmek istemiştir; başarıp başaramayacağını görmek, yaşamı olduğu gibi kabullenmeyi içinin alıp almayacağını bilmek… Belki sebebini bile bilmediği bir pişmanlığın hesabını sormak için yazmıştır ya da sadece dönüp duran seslerden kurtulmak için… Hepsi için.
Asıl zamanın arzuyla yaratıldığını kim söylemişti? Varoluşumuzu arzulama biçimimiz, ölümümüzü de mi şekillendiriyor? En önemlisinin gerçekle kurulan bağ olduğunu yazmıştı o ve yaşamıştı, gerçeğin uzun bir yolculuk olduğuna inanarak.
O uzun yolculuk nereye kadar; içimizdeki sesleri dinleme cesaretimiz varken ve her mesafeye bir yakınlık düşüyor, tüm saatler, “her çağrı bir yolculuk için”i vuruyorken?