Thursday, April 18, 2013

Attila József


 İntihar Eden Şairlerin Hayat Analizleri-1

Attila József

11 Nisan 1905 bahar mevsiminin ortalarıydı. Zaten çok fakir olan aileye yeni bir fert daha katıldı. Yiyecek ekmek bulmakta zorlanan ailesi vardı. Baba sabunculuk yapıyordu ama kazanç aileye yetmediğinden anne hizmetçilik yapmaya başladı. Fukaralık iliklerine işlemişti. Çocukların açlıktan ağlamalarına dayanamayan anne zaman zaman babayla kavga ediyordu. Anne baba arasındaki bu kavga Attila gibi diğer kardeşlerinde psikolojilerini bozmuştu. Attila daha 3 (üç) yaşındayken baba evi terk etti ve Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçtı. Anne çalışma temposuna ve bakmak zorunda olduğu 3 çocuğa bakabilmek için elinden gelen gayretin fazlasını göstermesine rağmen stresine dayanamadı ve hastalandı.

Annesinin hastalanması üzerine Attila Devlet Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından bir aileye verildi. Çocuk yaşına rağmen domuz çiftliğinde çalıştırılmaya başladı. Evlatlık verildiği aile Pista adını verdiği Attila'ya hor davranıyor, hakir görüyorlardı. Annesinde uzak olmak ve onu merak etmek Attila'yı hırçınlaştırmıştı. Annesinin iyileşmesi üzerine daha yedi yaşındayken evlatlık verildiği aileden alınarak annesine verildi. Annesine yardımcı olabilmek işin bulabildiği her işte çalışıyor ve evine ekmek götürüyordu. Sinemalarda su satıyor, çöp topluyor ve kazanç elde ediyordu.

9 (dokuz) yaşına geldiğinde içinde ki gelgitler, ani karamsarlıklar ve hayatın yükünü taşıyamamaya başlamıştı. O yıllarda dünya topyekun savaşa tutulmuştu. Ülkesinin üzerinde savaşlar geçiyor, toplum gittikçe fakirleşiyordu. İnsanlar yemek için ekmek bulamazlarken ellerinde olan her şeyi bir başka insan topluluğunu yok etmek için harcıyorlardı. İlk intihar girişiminde bulunduğunda 9 (dokuz) yaşındaydı. Fakir ailenin, yokluklar içinde kıvranan çocuğu zengin bir yolu seçtiğini düşünerek intihara kalkışmıştı.
Bu onun ilk intihar girişimiydi ama son olmayacaktı. Ömrü boyunca onlarca kez intihar girişiminde bulundu. Yaşamak zordu ama ölmek de kolay değildi. Ocsöd köyünde evlatlık verildiği ailenin yanında ayrılalı iki yıl olmuştu ama sıkıntılarında değişen bir şey yoktu. Yaşı küçük olduğundan da kimse şizofren olabileceğini düşünmemişti. 14 yaşında annesini kaybedince bir boşluğa daha düştü

Attila annesinin ölümünden sonra dikkatini okumaya ve yazmaya vermişti. Şiirleriyle mahalli gazetelerde yer alıyor ve tanınmaya başlıyordu. Artık sokaklarda görenler bu Attila demeye başlamışlardı. Ülkenin en önemli edebiyat dergisi olan 'Nyugat' da şiirleri yayınlanmaya başlayınca ilk şiir kitabı olan "Güzellik Dilencisi" ni yayımladığında daha 17 yaşındaydı. "Güzellik Dilencisi" isimli kitabında yer alan "Baş Kaldıran İsa" şiiriyle Allah'a hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında dava açıldığında daha lisede okuyordu. Mensup olduğu toplum dindar bir toplumdu ve buna hazır değildi. Evlatlık verildiği aile de dindar olmalarına karşın Attila'yı dindar yetiştirmemişlerdi. Yaşadığı sıkıntıları Allah'ın adaletsizliği olarak görüyordu. Davadan dolayı liseyi dışarıdan bitirmek zorunda kalmıştı. Liseyi bitirir bitirmez üniversiteye kayıt yaptırdı. Edebiyat ve Felsefe derslerine devam ederken ikinci şiir kitabı olan "Haykıran Ben Değilim" i yayımladığında da 20 yaşındaydı. Acılar ve yokluklar onu iyi bir şair yapmış ve tam bir toplumcu şair olmuştu. Bu kitabında yer alan bir şiir yüzünden okuldan uzaklaştırıldı. Faşizmin revaçta olduğu bir ülkede devrimci olarak algılanmıştı. Toplumcu şiirler yazması onun zatne hedef tahtası haline glmesine yetmişti.

Sıkıntılar ve dertler yakasını bırakmıyordu. Üniversitedeki bir Profesör tarafından Viyana üNiversitesine kayır yaptırması sağlandı. Orada da tutunamadı ve yine aynı yolla Paris'te Sorbonne üniversitesine devam ettiyse de bu iki üniversiteyi de bitiremeyerek Budapeşte Üniversitesi'ne dönerek eğitimine devam etti. Budapeşte Üniversitesi'nde okurken ülkenin önde gelen aillelerinden birinin kızıyla üniversitede tanıştı vesınıfsal farklılığa rağmen aşk yaşamaya başladılar.. Ruhsal durumu iyi olmayan Attila bir aşkın sancı ve deprentileriyle başa çıkacak güçte değildi ve bu duygusal yoğunluk hastalanmasına sebep oldu ve hastanede gözetim altında turuldu.

Daha 25 yaşındayken Komünist Partisi'ne üye oldu. 1930 yılında Macaristan Komünist Partisi'ne üye oldu. Ülkede faşizmin ağırlığını hissettirdiği dönemde parti çalışmalarında aktif olarak görev aldı. Kısa süre sonra partiyle fikir ayrılığına düştü ve sık görülen nöbetleri bahane gösterilerek partiden uzaklaştırıldı.

1931'de 26 yaşında ruhsal sorunlar yaşarken yayımlanan "Yaz Geceleri" kitabı sakıncalı bulunarak hemen toplatıldı. Sürekli koğuşturmalar geçirmesine rağmen toplumcu şiirlerine ara vermedi. 1932'de "Kenar Mahallede Gece", 1936'da "Çok Acıyor" adlı kitaplarını yayımladı. 1935 yılında bir kez daha hastaneye kaldırıldı.

Çocukluğundan beri defalarca denediği intihar girişimlerinin tanısı konmuş oldu. Şizofreni teşhisi koyulan Attila József 1937 yılında 3 Aralık'ta kendini bir trenin altına atarak daha 32 yaşındayken intihar etti.

Attila József Macaristanın toplumcu ve gerçekçi şairiydi. Dünyaya geldiği ortam onun isyankar ve devrimci yapmıştı. Faşist bir topluma karşı ezilen halkının yanında olmayı tercih etmişti. Yazdığı şiirlerden sebep okullardan atıldı. Davalarla karşılaştı 32 yaşına geldiğinde ise 100 yıllık yaşam sürmüşçesine çileler çekmiş ve mücadeleler vermişti. Attila József mevcut komünist mantaliteden de farklı düşünüyordu. Bu sebeple partisiyle ters düşmüştü. Oysa genç yaşına rağmen partinin en faal üyesiydi. Sistem onu da kahramanlıktan ve lider olmaktan alıkoymuştu. Daha iyi ve daha güzele ulaşmak için kalemiyle verdiği mücadele gibi partisiyle verdiği mücadele de engellerle karşılaşmıştı. Çocukluğundan taşıdığı yük yaşı ilerledikçe ağırlaşmış ve şizofrenik bir karamsarlıkla hayatına son vermişti. ALINTI
 
TERTEMİZ YÜREK

Ne anam var, ne babam.
Ne yurdum var, ne tanrım.
Ne beşiğim var, ne kefenim.
Ne sevgilim, ne aşkım, ne evim barkım.

Tam üç gün var açım,
komadım ağzıma bir lokma.
Veririm ömrümün yirmi yılını,
gücümü kuvvetimi, varımı yoğumu.

Kim alacak onları? Hiç kimse.
Şeytan isteyecek onları benden.
Bu tertemiz yüreği, bu iyi kalbi
Ne diye çalıp öldürmemeli?

Alacaklar gelip bir gün beni,
koyacaklar kutsal, karanlık toprağa.
Gelecek bir ot uzanacak alacak
şu güzelim yüreğimden gücümü.




FLORA

Şimdi iki milyarlar zincirlemek için beni
Benden bir çoban köpeği yapmak niçin kendilerine
Fakat  iyilik, şefkat ve nicelik duyguları
Göç ettiler onların dünyasından Güney'e.
Artık ışık içinde göremiyorum bu dünyayı
Göremiyorum , deney tüpüne bakan bir doktor rahatlığıyla
Diz çöküyorum, haykırıyorum yenilgimi
Sevgilim, bir an önce gelmezsen yardımıma

Köylü nasıl toprağa muhtaçsa
Yağmura, güneşe nasıl muhtaçsa, muhtacım sana
Bitki nasıl ışığa muhtaçsa
Ve klorofile, fışkırmak için topraktan,
Muhtacım sana, çalışan kalabalık
Nasıl işe, ekmeğe, özgürlüğe muhtaçsa
Ve nasıl avuntuya muhtaçlarsa kuşatıldıklarında
Çünkü gelecek doğmadı daha acılarından.

Bir köye nasıl okul, elektrik
Su, taştan evler gerekliyse
Çocuk nasıl gereksenirse oyuncaklara
Isıtan bir sevgiye;
İşçi için bilincin
Ve gözüpekliğin anlamı neyse
Yoksul için onurun;
Ve bulanık çocuklarına bu toplumun
Bir hayat çizgisi nasıl gerekliyse
Ve nasıl gerekliyse hepimize
Akıl, uyanıklık, yol gösteren bir ışık
Flora! Yüreğimde yerin işte öyle.

BİR İSPANYOL ÇİFTÇİSİNİN MEZAR TAŞI

İlençli bir asker olayım diye askere aldı beni Franco,
Kaçmadım, korkuyordum çünkü, adamı kurşuna dizerlerdi.
Korkuyordum - özgürlüğü, hakka karşı geldim bu yüzden
İrun varoşları altında. Ama ölüm yine yakamı bırakmadı işte.