Monday, April 29, 2013

Sevdadır


Göğü kucaklayıp getirdim sana
kokla
açılırsın

solmuşsun
benzin sararmış
yorgun bir işçinin yüzüne benziyor yüzün
öyle bükük bakma bana

çam kolonyası getirdim sana
kentli dağlıların haklı sevdasını
bolu ormanlarından çarpan bir koku
sanki köroğlunun ter kokusu
aman kokusu, billah kokusu
canlarım, canım benim

üzme kendini bu kadar
sana umudu öğretemeyenlerin suçu mu var
bak yeryüzü ne kadar geniş
ne kadar dar

Dur
akıtma gönlüm yaşını
gözünden öpecek bir yer bırak
oy bana en yakın
bana en uzak
sevgili yar
hasretine vur beni

Giyecek çamaşır getirdim sana
adettir diye değil, sevdim diyedir
bağışla, eski biraz
bedenim uygundur diye bedenine
elimle yıkadım, ütüledim
elma ağacında kuruttum

Günler sarmal bir yay gibi
bunu unutma
bahar annemizin yemenisindeki solgun çiçektir
bunu unutma
seni ben her yerinden öperim
beni unutma

Kadere inansaydım
sana inanırdım
düşürmem sigaramın ucundaki külü ben

öyle kırık bakma bana
caddeler nasıl da genişliyor
sana bunu söyleyecektim
bileyli bir makas vardı yanımda
sana bunu söyleyecektim
hadi kes büyüyen tırnaklarındaki kiri
sana bunu........
oyyy nasıl söyleyebilirim
deliren sevdamızın kısrak huyunu

Elimi tut
tuttururlar, o kadarına izin verirler
kahreden bir ayrılığın çılgınlığı değil bu
bir isyanın kelepçeleşmiş resmidir parmaklarımız

sen içerde
ben dışarda.....
oyyy mahpusluk mahpusluk......

Arkadaş Z. Özger

Thursday, April 18, 2013

Attila József


 İntihar Eden Şairlerin Hayat Analizleri-1

Attila József

11 Nisan 1905 bahar mevsiminin ortalarıydı. Zaten çok fakir olan aileye yeni bir fert daha katıldı. Yiyecek ekmek bulmakta zorlanan ailesi vardı. Baba sabunculuk yapıyordu ama kazanç aileye yetmediğinden anne hizmetçilik yapmaya başladı. Fukaralık iliklerine işlemişti. Çocukların açlıktan ağlamalarına dayanamayan anne zaman zaman babayla kavga ediyordu. Anne baba arasındaki bu kavga Attila gibi diğer kardeşlerinde psikolojilerini bozmuştu. Attila daha 3 (üç) yaşındayken baba evi terk etti ve Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçtı. Anne çalışma temposuna ve bakmak zorunda olduğu 3 çocuğa bakabilmek için elinden gelen gayretin fazlasını göstermesine rağmen stresine dayanamadı ve hastalandı.

Annesinin hastalanması üzerine Attila Devlet Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından bir aileye verildi. Çocuk yaşına rağmen domuz çiftliğinde çalıştırılmaya başladı. Evlatlık verildiği aile Pista adını verdiği Attila'ya hor davranıyor, hakir görüyorlardı. Annesinde uzak olmak ve onu merak etmek Attila'yı hırçınlaştırmıştı. Annesinin iyileşmesi üzerine daha yedi yaşındayken evlatlık verildiği aileden alınarak annesine verildi. Annesine yardımcı olabilmek işin bulabildiği her işte çalışıyor ve evine ekmek götürüyordu. Sinemalarda su satıyor, çöp topluyor ve kazanç elde ediyordu.

9 (dokuz) yaşına geldiğinde içinde ki gelgitler, ani karamsarlıklar ve hayatın yükünü taşıyamamaya başlamıştı. O yıllarda dünya topyekun savaşa tutulmuştu. Ülkesinin üzerinde savaşlar geçiyor, toplum gittikçe fakirleşiyordu. İnsanlar yemek için ekmek bulamazlarken ellerinde olan her şeyi bir başka insan topluluğunu yok etmek için harcıyorlardı. İlk intihar girişiminde bulunduğunda 9 (dokuz) yaşındaydı. Fakir ailenin, yokluklar içinde kıvranan çocuğu zengin bir yolu seçtiğini düşünerek intihara kalkışmıştı.
Bu onun ilk intihar girişimiydi ama son olmayacaktı. Ömrü boyunca onlarca kez intihar girişiminde bulundu. Yaşamak zordu ama ölmek de kolay değildi. Ocsöd köyünde evlatlık verildiği ailenin yanında ayrılalı iki yıl olmuştu ama sıkıntılarında değişen bir şey yoktu. Yaşı küçük olduğundan da kimse şizofren olabileceğini düşünmemişti. 14 yaşında annesini kaybedince bir boşluğa daha düştü

Attila annesinin ölümünden sonra dikkatini okumaya ve yazmaya vermişti. Şiirleriyle mahalli gazetelerde yer alıyor ve tanınmaya başlıyordu. Artık sokaklarda görenler bu Attila demeye başlamışlardı. Ülkenin en önemli edebiyat dergisi olan 'Nyugat' da şiirleri yayınlanmaya başlayınca ilk şiir kitabı olan "Güzellik Dilencisi" ni yayımladığında daha 17 yaşındaydı. "Güzellik Dilencisi" isimli kitabında yer alan "Baş Kaldıran İsa" şiiriyle Allah'a hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında dava açıldığında daha lisede okuyordu. Mensup olduğu toplum dindar bir toplumdu ve buna hazır değildi. Evlatlık verildiği aile de dindar olmalarına karşın Attila'yı dindar yetiştirmemişlerdi. Yaşadığı sıkıntıları Allah'ın adaletsizliği olarak görüyordu. Davadan dolayı liseyi dışarıdan bitirmek zorunda kalmıştı. Liseyi bitirir bitirmez üniversiteye kayıt yaptırdı. Edebiyat ve Felsefe derslerine devam ederken ikinci şiir kitabı olan "Haykıran Ben Değilim" i yayımladığında da 20 yaşındaydı. Acılar ve yokluklar onu iyi bir şair yapmış ve tam bir toplumcu şair olmuştu. Bu kitabında yer alan bir şiir yüzünden okuldan uzaklaştırıldı. Faşizmin revaçta olduğu bir ülkede devrimci olarak algılanmıştı. Toplumcu şiirler yazması onun zatne hedef tahtası haline glmesine yetmişti.

Sıkıntılar ve dertler yakasını bırakmıyordu. Üniversitedeki bir Profesör tarafından Viyana üNiversitesine kayır yaptırması sağlandı. Orada da tutunamadı ve yine aynı yolla Paris'te Sorbonne üniversitesine devam ettiyse de bu iki üniversiteyi de bitiremeyerek Budapeşte Üniversitesi'ne dönerek eğitimine devam etti. Budapeşte Üniversitesi'nde okurken ülkenin önde gelen aillelerinden birinin kızıyla üniversitede tanıştı vesınıfsal farklılığa rağmen aşk yaşamaya başladılar.. Ruhsal durumu iyi olmayan Attila bir aşkın sancı ve deprentileriyle başa çıkacak güçte değildi ve bu duygusal yoğunluk hastalanmasına sebep oldu ve hastanede gözetim altında turuldu.

Daha 25 yaşındayken Komünist Partisi'ne üye oldu. 1930 yılında Macaristan Komünist Partisi'ne üye oldu. Ülkede faşizmin ağırlığını hissettirdiği dönemde parti çalışmalarında aktif olarak görev aldı. Kısa süre sonra partiyle fikir ayrılığına düştü ve sık görülen nöbetleri bahane gösterilerek partiden uzaklaştırıldı.

1931'de 26 yaşında ruhsal sorunlar yaşarken yayımlanan "Yaz Geceleri" kitabı sakıncalı bulunarak hemen toplatıldı. Sürekli koğuşturmalar geçirmesine rağmen toplumcu şiirlerine ara vermedi. 1932'de "Kenar Mahallede Gece", 1936'da "Çok Acıyor" adlı kitaplarını yayımladı. 1935 yılında bir kez daha hastaneye kaldırıldı.

Çocukluğundan beri defalarca denediği intihar girişimlerinin tanısı konmuş oldu. Şizofreni teşhisi koyulan Attila József 1937 yılında 3 Aralık'ta kendini bir trenin altına atarak daha 32 yaşındayken intihar etti.

Attila József Macaristanın toplumcu ve gerçekçi şairiydi. Dünyaya geldiği ortam onun isyankar ve devrimci yapmıştı. Faşist bir topluma karşı ezilen halkının yanında olmayı tercih etmişti. Yazdığı şiirlerden sebep okullardan atıldı. Davalarla karşılaştı 32 yaşına geldiğinde ise 100 yıllık yaşam sürmüşçesine çileler çekmiş ve mücadeleler vermişti. Attila József mevcut komünist mantaliteden de farklı düşünüyordu. Bu sebeple partisiyle ters düşmüştü. Oysa genç yaşına rağmen partinin en faal üyesiydi. Sistem onu da kahramanlıktan ve lider olmaktan alıkoymuştu. Daha iyi ve daha güzele ulaşmak için kalemiyle verdiği mücadele gibi partisiyle verdiği mücadele de engellerle karşılaşmıştı. Çocukluğundan taşıdığı yük yaşı ilerledikçe ağırlaşmış ve şizofrenik bir karamsarlıkla hayatına son vermişti. ALINTI
 
TERTEMİZ YÜREK

Ne anam var, ne babam.
Ne yurdum var, ne tanrım.
Ne beşiğim var, ne kefenim.
Ne sevgilim, ne aşkım, ne evim barkım.

Tam üç gün var açım,
komadım ağzıma bir lokma.
Veririm ömrümün yirmi yılını,
gücümü kuvvetimi, varımı yoğumu.

Kim alacak onları? Hiç kimse.
Şeytan isteyecek onları benden.
Bu tertemiz yüreği, bu iyi kalbi
Ne diye çalıp öldürmemeli?

Alacaklar gelip bir gün beni,
koyacaklar kutsal, karanlık toprağa.
Gelecek bir ot uzanacak alacak
şu güzelim yüreğimden gücümü.




FLORA

Şimdi iki milyarlar zincirlemek için beni
Benden bir çoban köpeği yapmak niçin kendilerine
Fakat  iyilik, şefkat ve nicelik duyguları
Göç ettiler onların dünyasından Güney'e.
Artık ışık içinde göremiyorum bu dünyayı
Göremiyorum , deney tüpüne bakan bir doktor rahatlığıyla
Diz çöküyorum, haykırıyorum yenilgimi
Sevgilim, bir an önce gelmezsen yardımıma

Köylü nasıl toprağa muhtaçsa
Yağmura, güneşe nasıl muhtaçsa, muhtacım sana
Bitki nasıl ışığa muhtaçsa
Ve klorofile, fışkırmak için topraktan,
Muhtacım sana, çalışan kalabalık
Nasıl işe, ekmeğe, özgürlüğe muhtaçsa
Ve nasıl avuntuya muhtaçlarsa kuşatıldıklarında
Çünkü gelecek doğmadı daha acılarından.

Bir köye nasıl okul, elektrik
Su, taştan evler gerekliyse
Çocuk nasıl gereksenirse oyuncaklara
Isıtan bir sevgiye;
İşçi için bilincin
Ve gözüpekliğin anlamı neyse
Yoksul için onurun;
Ve bulanık çocuklarına bu toplumun
Bir hayat çizgisi nasıl gerekliyse
Ve nasıl gerekliyse hepimize
Akıl, uyanıklık, yol gösteren bir ışık
Flora! Yüreğimde yerin işte öyle.

BİR İSPANYOL ÇİFTÇİSİNİN MEZAR TAŞI

İlençli bir asker olayım diye askere aldı beni Franco,
Kaçmadım, korkuyordum çünkü, adamı kurşuna dizerlerdi.
Korkuyordum - özgürlüğü, hakka karşı geldim bu yüzden
İrun varoşları altında. Ama ölüm yine yakamı bırakmadı işte.


Wednesday, April 3, 2013

Tüketim toplumunda sürekli devrim: yargısız infaz


Tüketim toplumunda sürekli  devrim:

Önyarılarımız kuşatmış yer yerimizi..onunla doğmuş, onunla büyüyoruz..büyüdükçe daha dar yargılar giydiriliyor üstümüze.. Ana-kucağindan askeredek..okudan işyerinedek..vatan, millet sakarya..tüm kutsanmışlıkları sırtlıyoruz. sorumluluk duyuyoruz sırtımıza yüklenenlerden. Kambursuz yaşayamıyacağımız inandırılmış. Aynı mahalle, aynı köy, aynı kasaba ve şehirli olmak.. aynı coğrafyayı paylaşmak güven veriyor..aynı partiden, aynı cemaattan, aynı takımdan olmak güç ve kuvvet veriyor. Tek tip insan kimliğini kuşandığımızın farkında değiliz veya bu kışla bize cennet geliyor. Irkçılık damarlarımıza işlemiş.. asil olan kanımız övgü ranzasının en başında yer alıyor. Sonra toprağımız, bayrağımız, dinimiz imanımız. Bize benzemeyenleri hamur gibi yoğurup kuşa benzetiyoruz.
Karşımızdaki aynı önyargıyla kuşanmamış veya onu yırtıp atmışsa; köle bir ruhla haykırıyoruz..vatan haini, alçak seni..
Gözümüze ilişen, hoşumuza gitmeyen ne varsa elimizin tersiyle bir kenara itiveriyoruz..
Vitrinleri süsleyen ışıklara takılıp, ekranlardaki renklerle sarmaş dolaş olmuş, karanlık bir boşluğa sürükleniyoruz..
Gözümüz ve elimiz arasındaki otomatik kontrol makinası tüm hızıyla reflekse dönüşmüş durumda, itiyoruz, iteliyoruz.. veya çekiyoruz, alıyoruz, bitiriyoruz..
Gördüğümüz herhangi bir nesneden yayılarak burnumuzadek gelen bir koku, yüzümüzün buruşmasına neden oluyor, kokuşmuşluğa endeksli önyargılarımız gene faaliyette..o nesneyi inceleme gereği bile duymadan çalıştırdığımız bu refleks, önyargı belleğinde potalanmış, kotalanmış bekleyişte..
Bir yazıyı okumağa başlamadan, yazarına ve yazının başlığına bakar olmuşuz..Yazarı bizdense, keyifle birkaç cümle okuyup ahkam kesiyoruz ev içi konuışmalarda, kahve köşelerinde.
Bir kişiyi dinlemeden ve anlamağa çalışmadan evvel, onun dış görünüşü, siyasi yelpazedeki yeri ve toplumsal statüsüne göre yargılatıp, hakkında yaratılan olumlu ve olumsuz yargıya göre hareket ederek, o kişiyi ya dışlıyor, ya da tabulaştırıyoruz..
Yemeği tadmadan, kokusuna, salçasına, rengine bakıp burun kıvırır olmuşuz..Lokantanın adı bize çekici gelir olmuş.. hızlı bir tıkınış içersine girmişiz..
İnsana da aynı tavırla yaklaşmayı sürdürüyoruz..
Bilincimiz dışında moda yaratıcılarınca belirlenen bir güzellik tanımına kafayı takmışız..Bildirilen ölçülere uymayanları dışlamakta tereddüt etmiyoruz..Sağlıklı yaşam, yerini “güzelleşme”ye kaptırmış..görünüşe kaptırmışız. Çünkü her an ekranlar pazar ekonomisine yönelik propaganda bombardumanıyla allak bullak olmuş usumuz..
Beğenilerimizin temelini oluşturan değerlendirme, bedenimiz dışındaki araçlar ve otoriteler: radyo, televizyon, gazete, mecmua, internet, devlet tarafından dikte ettirilir hale gelmiş.. reklamlar bilincimiz altında birer programlama işlevi görür olmuş..
Beynimiz, duyu organlarımız, kaslarımız, midemiz ve sevgi damarlarımız sanki başka merkezlerden yönlendirilir olmuş..otomatiğe bağlanmış robotlar haline gelmişiz..
Hastalığımızı ve nedenlerini biliyoruz, tedavi metodları hakkındaki bilgi odaklarının güvenilirliğinden kuşku duyuyorsak, emin olabilmek için araştırma yapmak için kolları sıvıyoruz..Kuşku duymuyorsak, baldan bir bataklığa terkediyoruz kendimizi..kendimizi aldatmakta üstümüze yok. Aldanmamış, açıkgöz olduğumuzun sanısıyla rahatlıyoruz..
Hep haklıyız, haklılığımızı ispatlamak için her türlü zahmete katlanıyoruz, terler döküyoruz..Çocuklarımızı yarış atları gibi yetiştiriyoruz. Onları aldıkları puanla değerlendiriyoruz, sevgiyi disiplin olaral algılıyoruz, saygıyı da. Şartlı refleklerimiz heryerimizi kuşatmış. Pavlovun köpeği haline getirilmişiz.
Devletin üçüncü gözü her zaman üzerimizde..takip edilmek dinlenmek, sorgulanmak günlük alışılagelmiş basit olaylar halinde meydanın en alt manşetinde bile yeralmıyor.
Nasıl düşünülürü düşünmeyi beceremiyoruz.
Beceriksizliğimizi kaba kuvvetle bastırmanın yolunu iyi biliyoruz.
Aynı köyden, aynı aileden askerde iken öldürülene şehit deyip değer verirken; resmi törenler ve madalyalarla bayraklara sarıp son yolculuğuna uğurlarken; dağda iken güvenlik güçlerince öldürülen diğer kardeşe, düşmana bile yapılamayacak muameleyi uygun görüyoruz.. Cenazelerin dini vecibelere göre gömülmesine bile razı olmuyoruz.
Yıllarca süren kirli savaşa dur deyemiyoruz.
Dur deyenleri, barış isteyenleri hainlikle suçluyoruz.
Savaş çıkaranlarla, savaştan nemalananlar aynı şehit cenazesinde boyverirken; acılarımızı yüreğimize gömüp susuyoruz.
Savaşın onbinlerce can almasına, binlerce yaralı sakat, travmalı insan yaratmasına; milyarlarca dolarlık kayıplara, doğanın emeğin tahrip olmasına rağmen, biz susmayı tercih ediyoruz..
Allah devlete millete zeval vermesin! düsturu acılarımızı örtmeğe yetiyor mu.?
Devleti elinde bulunduranlar seni oy, emek ve asker ambarı olarak gördükce, sen ölmeye devam edeceksin, neden öldüğünü bilmeden fail-i belliye gideceksin!
Önce, kendi ruhunu öldürdüğünün, onu kutsal devlet, vatan içinde erittiğinin ayırdına varmalısın. Vatandaş olamadığının gerçeğini görmelisin!
Belki, sonra yargısız infaza boyun eğmemeyi becerebilirsin.

Volkan Kemal
Mayıs 2005

Thursday, March 28, 2013

Hiç.



Bırak ve git, gitme zamanı geldi, bunu söylemek gerekiyor ne olursa olsun, zamanı geldi, nedeni bilinmiyor. Kendini tanımlama biçiminin ne önemi var, burada ya da başka bir yerde olmak, gezmek ya da yerinden kımıldamamak, boylu, insansı bir biçime sahip olmak ya da bir biçimden yoksun olmak, karanlıkta kalmak ya da göğün ışıklarıyla aydınlanmak, bilmiyorum, önemi var gözüküyor, kolay olmayacak bu. Her şeyin karardığı o ana dönseydim yeniden ve oradan başlasaydım, hayır, bir yere varamazdım buradan, bir yere varamadım hiçbir zaman, bellekten silindi gitti o an, kocaman bir alevdi, sonra karanlık, büyük bir sarsılıştı, sonra ağırlıktan ve kat edilecek uzamdan soyutlanış. Bir yalıyardan aşağı atmayı denedim kendimi, sokağın ortasına ölümlülerin arasına yığıldım kaldım, bir sonuç alamadım, vazgeçtim. Beni buraya getirip bırakan yola yeniden koyulup sonra da geri dönmek ya da daha uzaklara yol almak, bilgece bir öğüt bu. Bir daha yerimden kımıldamayayım diye bu, o ben değilim, doğru değil, o ben değilim, ben uzaktayım, diye, on yüzyılda bir mırıldanarak, sonsuza kadar ağzımdan salyalar akıtayım diye.
Hayır hayır, gelecekten söz edeceğim şimdi, gelecek zaman kipinde sürdüreceğim söylemimi, aynen eskiden geceleri kendime, yarın sarı yıldızlı koyu mavi kravatımı takacağım (gecenin bitiminde takıyordum onu) dediğim gibi. Çabuk çabuk, yoksa ağlayacağım. Bir dostum olacak, benim yaşlarımda, benden farksız, eski bir savaşçı, savaştığımız günlerden söz edeceğiz birlikte, yara izlerimizi göstereceğiz birbirimize.
Yalnızca sözcükler yırtıyor sessizliği, başka tüm sesler kesilmiş. Sussam, işitmezdim hiçbir şey. Ama sussam, başka sesler, sözcüklerin beni sağırlaştırdığı ya da gerçekten de kesilmiş olan sesler başlardı yeniden. Ama susuyorum, bazen başıma geliyor bu, hayır, hiç olmuyor, tek bir saniye bile. Ağlıyorum da, hiç durmadan. Sözcük ve gözyaşlarının kesintisiz bir akıntısı bu. Düşünmeye zaman kalmıyor. Ama daha alçak sesle konuşuyorum, her yıl daha alçak sesle konuşuyorum. Belki de. Daha da yavaş, her yıl, daha da yavaş. Belki de. Ayırdında değilim bunun. Böyleyse eğer, sözcüklerin, tümcelerin, hecelerin, gözyaşlarının arasında verilen duraklamaların uzaması gerekiyor gittikçe, karıştırıyorum onları, sözcükleri ve gözyaşlarını, sözcüklerim gözyaşlarım benim gözlerim de ağzım. Söylediğim gibi (yalnızca sözcükler yırtıyor sessizliği, demiştim) sessizlikse, her kısa duraklamada işitmem gerekiyor bunu. Ama öyle değil işte, hep aynı mırıltı sanki hiç sonu gelmeyen tek bir sözcükmüş gibi, kesintiye uğramadan, sürüp gidiyor, böylece de bir anlamdan yoksun kalıyor; çünkü sondur sözcüklere anlamını veren.
Muhasebeciler korosu bu, tek bir kişiymişçesine söylüyorlar düşüncelerini, onlara katılacaklar var ayrıca, yeryüzündeki tüm insanlar bile yetmeyecek, milyarların bitiminde gereksinme duyuyorsunuz bir tanrıya, varlığına tanıklık edilmeyen her şeyin tanığına, her şeyin berbat olması nasıl da mutluluk verici, hiçbir şeyin hiçbir zaman başlamaması, hiçbir zaman olmaması, yaşamasız sözcüklerden başka varolan bir şeyin olmaması.
Samuel Beckett
 

Tuesday, March 26, 2013

Bu Muydu?!





Zafer Diper

Cahide Sonku: “Tepebaşı Şehir Tiyatrosu’nda Aşk Mektebi adlı oyunu oynuyorduk. Ata gelecek diye yerlere halılar serildi. Oyun başladı. Beş dakika sonra Atatürk gelmişti. Muhsin Ertuğrul geç kaldığı için onu salona almadı. Atatürk oturdu, ilk perdenin bitmesini bekledi. Oyunu ikinci perdeden itibaren izledi. Oyunun sonunda Atatürk için birinci perdeyi bir kez daha oynadık. On perde olsa, oynardık…” Kendisinin de bastığı yerlere halı serilen, ayakkabısından şampanya içilen Cahide Sonku, tiyatro ve sinema dünyamızın yıldızıydı. Aşkları, evlilikleri, zenginliği, güzelliğiyle çevresini çok etkilemişti; parıltılıydı yaşamı. Ama sonra, yoksulluk içinde, Beyoğlu’nun izbe meyhanelerine düştü. Selim İleri: “Beyoğlu’nun arka sokaklarında gördüm Cahide’yi…” diye yazıyordu; “Yüzünün çizgileri hala incecik ama teni paralanmışçasına… Sağ elinde mavi ispirto şişesi vardı. Sol eliyle de dudakları arasında bekçi düdüğünü tutuyordu. Uzun uzadıya çaldı o düdüğü…” 1981’de, yaşama veda etti Cahide. Gençliğinin güzel günlerinde bir giydiğini bir daha giymeyen, giysileri Paris’ten gelen sanatçının, öldüğünde üstünde kirli ve sökük bir hırka vardı… Bu muydu?!

Tiyatro ve sinema oyuncusu, şarkıcı Deniz Akbulut, oyunculuğa Nejat Uygur Tiyatrosu’nda başladı. 50’nin üzerinde film çeviren ve sesiyle de halkın sevgisini kazanan sanatçı, 31 yaşındayken film setinde geçirdiği bir kaza sonunda 1996’da kör oldu. Gözlerinin açılması için ameliyat olması gerekiyordu ama bu maddi olanağa kavuşamadı. Yazgısıyla baş başa… Bu mudur?!

1925’de Diyarbakır’da doğan Sami Hazinses, Türk sinemasının unutulmaz güldürü sanatçıları arasına girmeyi başardı. Oyunculuğunun yanı sıra güfte ve beste çalışmaları da yaptı. Son yıllarını Huzurevi’nde geçirdi. 2002’nin ağustos ayında yaşama gözlerini yumduğunda yakınında kaç kişi vardı acaba?.. Bu muydu?!

Yeşilçam’da birçok filme sesini veren ses sanatçısı Sevim Şengül, özellikle 60’lı yıllarda İstanbul sahnelerinde söylediği Türk müziği ve fantezi türü şarkılarla çok sevildi. O da diğer yoksulluk uçurumuna düşen ünlüler gibi, önce işini, sonra sağlığını yitirdi. Son günlerini hayranlarından birinin evine sığınarak geçirdi. 1999’un ağustos ayında birkaç yakını tarafından toprağa verildi… Bu mudur?!

1950’lerde ve 60’ların başında Türk sinemasında fırtına gibi esen oyuncu Suphi Kaner, çeşitli sorunlarla iç içe yaşarken, alkol bağımlısı oldu. Bu durumundan ötürü (dönemin Prodüktör Cemiyeti’nin ortak yargısıyla) ona giderek kimse iş vermedi. Yoksulluk ve bunalım sonucu 1963 yılında özüne kıydı. Öldüğünde cebinde 15 lirası vardı. Daktilosu ise 50 liraya rehindeydi… Bu muydu?!

Tiyatro ve sinema oyuncusu, yönetmen Yıldırım Önal, 1931’de İzmir’de doğdu. Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nü bitirdikten sonra uzun yıllar Devlet Tiyatroları’nda çalışan Önal,70′lerde kendini sinema ve televizyon çalışmalarına verdi. 1977‘de TRT‘ye seslendirme yönetmeni oldu. Yaşamının son yıllarında yaşadığı ekonomik sıkıntı yüzünden 1973‘te Dinmeyen Sızı filmindeki rolüyle kazandığı Altın Portakal ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’nü bir rehinciye bırakmak zorunda kaldı ve bir daha da geri alamadı. 11 Ekim 1982’de İzmir’de beyin kanamasından öldü… Bu muydu?!

Onca çoklar ki… Kısacık özetlerle de olsa, yüzlercesi içinden birkaç örnek daha alıntılayacağım…
Bakalım sonra ne yanıt(lar) gelecek “bu muydu”lara, “bu mudur”lara…
 

Wednesday, March 13, 2013

Yort Savul - Ece Ayhan


Yort Savul

Ece Ayhan, çocuklar ve ayaklanma sözcüklerini bir arada kullanır. Düzyazıları da şiiri öksüz bırakmaz. Yazı yazarken kullanmayı sevdiğim deyimlerden biri, Ayhandan alınma: Abiler. Beni çocuk konumuna getirip, okurlara saygıyı ifade eder bu deyim.

Vedat ÇAKMAK

Ece Ayhan’la kitaplarında tanışmam, 1977’ye dayanıyor. Libya’da köprüler yaparken geldiğim kısa seyahatlerden birinde, o sıralar yeni kurulmuş olan olan Ajans Ada’ya uğramıştım. Herhalde kuruluş nedeniyle, Ece Ayhan’ın bir kitabından 1000 adet yayınlayıp numaralamışlar: Yort Savul. “Yort Savul” sözü, Yunus Emre’nin bir şiirinden alınma:
padişahı kim bileydi
kul itmese yort savul
Beklendiği gibi kitap, “Yort Savul” adlı şiirle açılıyor (numaralar Ece Ayhan’ın):

YORT SAVUL

Atlasları getirin! Tarih atlaslarını!
En geniş zamanlı bir şiir yazacağız
Harisi karşılık verecek ama herkes
Göğünde kuş uçurtmayan şu üç soruya:
Bir, Yeryüzüne nasıl dağılmıştır
Tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar?
İki, Daha yavuz bir belge var mıdır ha
Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?
Üç, Boğaziçi bir İstanbul ırmağıdır
Nice akar huruç alessultanlarda bayraksız davulsuz?
Nerede kalmıştık? Tarihe ağarken üç ağır yıldız
Sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk
Çocuklar! ile bile muhbirler! ve bütün ahali!
Hep birlikte, üç kez, bağırarak, yazınız
Kurşunkalemle de olabilir
Yort Savul!
 
Ekşi Sözlük’te “üç ağır yıldız” sözü üzerine bir yorum, bu yıldızların adlarının, Deniz, Hüseyin ve Yusuf olduğu üzerine. Ayaklanma kavramına aşık Ece Ayhan için beklenir!
Ece Ayhan, beni hep çocuklara bakış açısıyla, onları anlatışıyla sarsmıştır. “Orta İkiden Ayrılan Çocuklar için Şiirler” başlıklı şiirini ilk okuduğumda, bunların toplumumuzun içinde ne kadar büyük bir dilim olduğunu merak ettim. “Orta ikiden terk” lafını yaşamım boyunca o kadar sıklıkla duydum ki, toplumun yarısını bile oluşturuyor olabilir bu “çocuklar”.

Sivil ölümden konuşuyoruz dağılan neftîlikler arkadaşlar

Makedonyalı kalın usta marangozlar.
Kapaklanır bir adam daha kaçıncı, aktığımızı görünce
ters çevrilmiş kente karşı işte onun denizlerine
delikanlı kotaklarımızı çıkarmış ve ırmaktır.
Erkek ölümden konuşuyoruz yeni ormanlardan
dahi “dikeni seven gülüne katlanır bir kadın” dan.
Haramiler ki kırkın üstünde artık sayıları
bir küçük tabut tabakada gezdirirler ölüleri fakfon
burunlarına çekmek üzre, ince çağrışımlıdır.
Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlıyan
askerler tabiatta hâlâ tramvaydan Sirkeci’de mi inerler?
süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.
Ece Ayhan, “çocuklar” ve “ayaklanma” sözcüklerini sıklıkla bir arada kullanır. “Meçhul Öğrenci Anıtı” çarpıcıdır:
Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür
Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
·         Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
·         Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!
Ece Ayhan’ın kullandığı dil, halk çocuklarının dilidir. Zaten Morötesi Requiem kitabının alt başlığı da “Ağzıbozuk bir Minyatür”. Şu şiir, atından inmeden Orta Asya bozkırlarında at koşturan, acıktığında atının ensesine bıçakla çizik atıp kanını emerek yola devam eden akıncıların ruhunu çağrıştırıyor.

Artık  İnmeden Sevişmeye Alışmalısın

İşte bir Bok Ana ki kızlarını sünnet etmiş. Bir ölünün (*) kulağını dinlemesinler sıkı ağız. Bir karının oğlunu diriltmesinler dul.
Bir talikayla getirirler Niyazi adında bir geyiğin çektiği. Buz tutmuş bir delikanlıdır iyi gözlü dilsiz. Makedonya’da (*) düşünülmiyen.
Hırçın bir belleği sergileyebilir bir gizli kapak (*). Bin lacivert güvercinle. Kasabalar kapanmıştır ve bir postnişinden korkulur.
(*) Amber içinde saklı bir ölünün atlarla geçen kimselersin oğlanhğı.
(*) Makedonya ay bir köpekle çıkmış uluyordu.
(*) Kentlilerin mutluluğu öldürülür içindir.
Morötesi Requiem’in iç kapak yazısı, Ece Ayhan’ın yaşam öyküsünü ve yaptığı etkileri şöyle özetliyor:
Şiirimizin en önemli “modern ustalanndan biri” olarak adlandırılan Ece Ayhan, 1931’de Datça’da doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. İlk şiiri 1954’te “Türk Dili”nde yayımlandı. Bu dönemde, sonradan ilk kitabı Kınar Hanımın Denizleri’ne (1959) aldığı, kendine özgü çağrışımlar ve göndermelerle örülü şiirleriyle hem Türk şiirinde hem de İkinci Yeni’nin içinde kendine farklı bir kanal açtı. 1965’te yayımladığı Bakışsız Bir Kedi Kara ve 1968’de yayımlanan Ortodoksluklar’la, neredeyse bütünüyle “özel bir dil” halini alan bu şiir, Ayhan’ın, 1973’te yayımladığı ve daha geniş bir okur kitlesince alımlanan Devlet ve Tabiat’ıyla birlikte bu kez de “Sokağın diliyle” okurunu (ve izleyicilerini) oluşturdu. 1977’de yayımlanan ve kitapla aynı adı taşıyan ünlü şiirini ve ilk dört kitabını içeren Yort Savul ise Ece Ayhan şiirinin kendisinden sonraki kuşaklar üzerindeki gücünün belki de topluca belgelenişi idi. 1981’de Zambaklı Padişah, 1982’de de “tarihin düzünden okunduğu” Çok Eski Adıyladır’ı yayımlayan Ece Ayhan’ın şiiri üzerinde Enis Batur, Tahta Troya’da (1981) bir kitap boyutunda konaklamış; Ender Erenel Ece Ayhan Sözlüğü’nü, Kemal Yangın - Orhan Alkaya ikilisi ise Çok Eski Adıyladır Sözlüğü’nü yayımlamışlardı. Ayhan’ın ‘82 sonrası şiirlerinin bir bölümünü, kimi yazı ve konuşmalarıyla birlikte içeren Çanakkaleli Melâhat... 1991’de “düzşiirler” alt başlığıyla yayımlanmıştı.
Onun doğduğu Datça’da Can Yücel’in yatıyor olması ilginç. Ama şöyle de bir tanım var Ekşi Sözlük’te: “Nazım Hikmet’in hayatının son dönemlerinde, Moskova’da sürgünde yazdığı şiirlerini ‘kartposal şiiri’ diye nitelendirdiğinden, Can Yücel’in hakaretlerine maruz kalan şair”. Her ikisinin görüşünün de kızgınlıkla, ya da alkol etkisiyle oluştuğundan kuşku duymuyorum. Her ikisinin de sanat ve siyaset dünyalarındaki hasımlarının sayısı, rahatlıkla bir kasabayı doldurur.
Ece Ayhan’ın düz yazıları da şiiri öksüz bırakmaz. Beni en fazla etkileyeni, “Bakışsız Bir Kedi Kara”.
Gelir bir dalgın cambaz. Geç saatlerin denizinden. Üfler lâmbayı. Uzanır ağladığım yanıma. Danyal yalvaç için. Aşağıda bir kör kadın. Hısım. Sayıklar bir dilde bilmediğim. Göğ­sünde ağır bir kelebek. İçinde kırık çekmeceler. İçer içki. Üzünç Teyze tavanarasında. İşler gergef. İnsancıl okullar­dan kovgun. Geçer sokaktan bakışsız bir Kedi Kara. Çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. Kanatlan sığmamış. Bağırır Eskici Dede. Bir korsan gemisi! girmiş körfeze.
Ece Ayhan, doğu ve batı kültürlerini tanır ve bunları, şiirinde karşı karşıya getirmeyi sever.

Benim hiç çin’de bir ablam olmamış korkunç hû
gecelerin ilerlemiş saatlerinde tramvaya binen
bir bach konsertosunun dudakları gibi çilek korkunç hû.
Yazı yazarken kullanmayı sevdiğim deyimlerden biri, Ece Ayhan’dan alınma: “Abiler”. Beni çocuk konumuna getirip, okurlara saygıyı ifade eder bu deyim.
Şiirimiz karadır abiler
Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir
Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler
Şiirimiz her işi yapar abiler
Valde Atik’de Eski Şair Çıkmazı’nda oturur
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir
Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler
Ece Ayhan, ayaklanmalarıyla, kültürler arası yolculuklarıyla ve halkın ağzını beceriyle kullanmasıyla, gönüllere kapak atmış bir şair, bir yazar. Çok sayıda şairi ve yazarı da etkilemiş bir kültür insanı. (VÇ/TK)

Sunday, March 10, 2013

NE ÇIKAR ATEŞ BÖCEĞİ SANSALAR BİZİ...



Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması,
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.

Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
Deniz minareleri, midyeler,
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.

Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak,
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz.

Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem,
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahız biriyle göz göze gelince.

Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak. Yaralansak...
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek.
Risk alsak.
Yanılsak.
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.

O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

 


Bir Öpüyorsun Ağzın Şaraplaşıyor
  
Aç kapını aç - sabahın eri girsin
Bu ıtır kokusunu kaldır yüreğimi dağlıyor
Aç kapını aç - bırak yakamı gideyim
Yeter bunca öptüğün
Bunca sarıldığın yeter
Bir öpüyorsun ağzın şaraplaşıyor
Eriyip kendimi yitiriyorum

Aç kapını aç - bırak yakamı gideyim
Geri ver beni - herşey senin olsun
Senin olsun - özgür kıl yüreğimi


Rabindranath Tagore


















Saturday, March 9, 2013

Yazısız kelam



hep engebeli bir bayırın üstünde savaş biter
barışın ilan edildiği hep karanlık bir mağara
ve çalıya bağlanmış beyaz kefen
ucundan damlayan kan
toprağa düşen kül
zayıflar hep son anda kazandı zaferi
ölümle değiş tokuş
gecelerden yarasalar sorumlu tutuldu
emma uyandı
sürüldü kafalar
orman gürültüsü boğuldu
süngüleşti devrim
tomurcuklaştıkça zerdali
güneşlendi bayırlar
havalandı tohum nehrin kıyısından
sedleşti denizler
düşecekti mutlak toprağa
uzatıp başını havaya başak
yitik uçlu zaman
Albert'e verdim elini Lucy
ağaçlar dar geldi
tepeden seyre dalındı kılıçlar
kirlenmedi pelerin
tozlanmadı potinin
çorabın kaymış asker
çıplak ayaklı dedenin gözleri sende kaldı
hepsinin gözleri kadın
ayakları erkekti
zaman seraptı
belki özlenen
bir hiçti!!!
arkasından bağrılan
nereye düştü elma
havva çok acıkmıştı oysa
kız çocuklarını doğurmadı
engebeli bayırlardan yuvarlandı ateş topları
yakmıyordu
buz gibiydi
kül unutulmuştu
göktaşları kuşları gagalarından
düşüyordu sulara tek tek
halkalaşıyordu zaman girdap feryadı
adem habili çağırıyordu
kabilden habersiz
birazdan fil sırtlarında kopacak fırtına
tufanlaşacak nuh
sen karınca bile değilsin artık
hikayemde hiçleştin
eridin giderek dördüncü halisin bedenimin
utanmalısın artık salgınından
musandan arınmalısın
muslanmalısın zeussuz
kharon kayığında danseden paris
ölümsüzlükten vazgeçmelisin ölüler cennetinde
evet Emma
gecelerce oturduğumuz sohbeti hatırla
halen bitmedi nefesinin sesi
incecik bir perdenin arkasında
sana kurşunlar sığmadı
bunu ikimiz biliyoruz
hadi gel kahkaha atalım şimdi
çatlasın orta yerinden zaman
yok zaman ki 
zaman........

“zaman zamlandı
ne boyu uzadı
nede boyutu
ne soyu sürdü
ne sopu oraklandı
taştı nil
köpürdü fırat
susam tanesinden güneşler türedi
zeytuni baktı tüm heceler
kekeleşti gözler
kan çanağı
saplandı sağrısına
sapı sincap yürekli korku tanrısı
satıldı
pusatları iskenderiyede
iskender şahlandı,şahı şehla..
şahmerana bindi
kelaynak
kesti umutların kanatlarını
kırıldı kalem
kasıldı deri
urganlar yağlandı..

dikiş tutmadı mancester
dikili kefen kalmadı
kesirleştiler
kestane gibi patladı gözleri
bebelerin
bebeler
belendi
beklemede kaldı zaman..

zamirsiz
sıfatsız bir düttürü söylenceye çıkar adı
sağırlar duyar
körler görür
arazlar figan eder
fesleğenler yakılır türkü türkü..
isyan damarları kararınca
kanlı canlı
ağarınca ufka gerili tümen tümen
er
baş
taş üstüne...
......kara kaş
badem göz üstüne..
yanar yüreğimin sönmeyen alevi
karaben üstüne..
tütsülenir derim
bin kez..
mansur üstüne
hakka yürüyen ayaklarım kurur
çölleşmiş vaha üstüne..
kum taneleri akar avuçlarımdan
sırma saç üstüne..
ağarır alem..
umuda ferman üstüne..
üstüne üstlük
döner bu devran
yazısız kelam üstüne....”

Saab


Friday, March 1, 2013

yaşar kurt - gidiyorum - - alışamadım -




Uzun uzun anlatamam herseyi
Böyle olsun istemedim bende
Sakın kal deme bana
Gidiyorum alışamadım bu kente
Sakın kal deme bana
Gidiyorum alışamadım bu kente
Suskun deniz boyu martılar
Eve yalnız dönüyorum bende
Sakın kal deme bana
Gidiyorum alışamadım bu kente