Thursday, March 28, 2013

Hiç.



Bırak ve git, gitme zamanı geldi, bunu söylemek gerekiyor ne olursa olsun, zamanı geldi, nedeni bilinmiyor. Kendini tanımlama biçiminin ne önemi var, burada ya da başka bir yerde olmak, gezmek ya da yerinden kımıldamamak, boylu, insansı bir biçime sahip olmak ya da bir biçimden yoksun olmak, karanlıkta kalmak ya da göğün ışıklarıyla aydınlanmak, bilmiyorum, önemi var gözüküyor, kolay olmayacak bu. Her şeyin karardığı o ana dönseydim yeniden ve oradan başlasaydım, hayır, bir yere varamazdım buradan, bir yere varamadım hiçbir zaman, bellekten silindi gitti o an, kocaman bir alevdi, sonra karanlık, büyük bir sarsılıştı, sonra ağırlıktan ve kat edilecek uzamdan soyutlanış. Bir yalıyardan aşağı atmayı denedim kendimi, sokağın ortasına ölümlülerin arasına yığıldım kaldım, bir sonuç alamadım, vazgeçtim. Beni buraya getirip bırakan yola yeniden koyulup sonra da geri dönmek ya da daha uzaklara yol almak, bilgece bir öğüt bu. Bir daha yerimden kımıldamayayım diye bu, o ben değilim, doğru değil, o ben değilim, ben uzaktayım, diye, on yüzyılda bir mırıldanarak, sonsuza kadar ağzımdan salyalar akıtayım diye.
Hayır hayır, gelecekten söz edeceğim şimdi, gelecek zaman kipinde sürdüreceğim söylemimi, aynen eskiden geceleri kendime, yarın sarı yıldızlı koyu mavi kravatımı takacağım (gecenin bitiminde takıyordum onu) dediğim gibi. Çabuk çabuk, yoksa ağlayacağım. Bir dostum olacak, benim yaşlarımda, benden farksız, eski bir savaşçı, savaştığımız günlerden söz edeceğiz birlikte, yara izlerimizi göstereceğiz birbirimize.
Yalnızca sözcükler yırtıyor sessizliği, başka tüm sesler kesilmiş. Sussam, işitmezdim hiçbir şey. Ama sussam, başka sesler, sözcüklerin beni sağırlaştırdığı ya da gerçekten de kesilmiş olan sesler başlardı yeniden. Ama susuyorum, bazen başıma geliyor bu, hayır, hiç olmuyor, tek bir saniye bile. Ağlıyorum da, hiç durmadan. Sözcük ve gözyaşlarının kesintisiz bir akıntısı bu. Düşünmeye zaman kalmıyor. Ama daha alçak sesle konuşuyorum, her yıl daha alçak sesle konuşuyorum. Belki de. Daha da yavaş, her yıl, daha da yavaş. Belki de. Ayırdında değilim bunun. Böyleyse eğer, sözcüklerin, tümcelerin, hecelerin, gözyaşlarının arasında verilen duraklamaların uzaması gerekiyor gittikçe, karıştırıyorum onları, sözcükleri ve gözyaşlarını, sözcüklerim gözyaşlarım benim gözlerim de ağzım. Söylediğim gibi (yalnızca sözcükler yırtıyor sessizliği, demiştim) sessizlikse, her kısa duraklamada işitmem gerekiyor bunu. Ama öyle değil işte, hep aynı mırıltı sanki hiç sonu gelmeyen tek bir sözcükmüş gibi, kesintiye uğramadan, sürüp gidiyor, böylece de bir anlamdan yoksun kalıyor; çünkü sondur sözcüklere anlamını veren.
Muhasebeciler korosu bu, tek bir kişiymişçesine söylüyorlar düşüncelerini, onlara katılacaklar var ayrıca, yeryüzündeki tüm insanlar bile yetmeyecek, milyarların bitiminde gereksinme duyuyorsunuz bir tanrıya, varlığına tanıklık edilmeyen her şeyin tanığına, her şeyin berbat olması nasıl da mutluluk verici, hiçbir şeyin hiçbir zaman başlamaması, hiçbir zaman olmaması, yaşamasız sözcüklerden başka varolan bir şeyin olmaması.
Samuel Beckett
 

Tuesday, March 26, 2013

Bu Muydu?!





Zafer Diper

Cahide Sonku: “Tepebaşı Şehir Tiyatrosu’nda Aşk Mektebi adlı oyunu oynuyorduk. Ata gelecek diye yerlere halılar serildi. Oyun başladı. Beş dakika sonra Atatürk gelmişti. Muhsin Ertuğrul geç kaldığı için onu salona almadı. Atatürk oturdu, ilk perdenin bitmesini bekledi. Oyunu ikinci perdeden itibaren izledi. Oyunun sonunda Atatürk için birinci perdeyi bir kez daha oynadık. On perde olsa, oynardık…” Kendisinin de bastığı yerlere halı serilen, ayakkabısından şampanya içilen Cahide Sonku, tiyatro ve sinema dünyamızın yıldızıydı. Aşkları, evlilikleri, zenginliği, güzelliğiyle çevresini çok etkilemişti; parıltılıydı yaşamı. Ama sonra, yoksulluk içinde, Beyoğlu’nun izbe meyhanelerine düştü. Selim İleri: “Beyoğlu’nun arka sokaklarında gördüm Cahide’yi…” diye yazıyordu; “Yüzünün çizgileri hala incecik ama teni paralanmışçasına… Sağ elinde mavi ispirto şişesi vardı. Sol eliyle de dudakları arasında bekçi düdüğünü tutuyordu. Uzun uzadıya çaldı o düdüğü…” 1981’de, yaşama veda etti Cahide. Gençliğinin güzel günlerinde bir giydiğini bir daha giymeyen, giysileri Paris’ten gelen sanatçının, öldüğünde üstünde kirli ve sökük bir hırka vardı… Bu muydu?!

Tiyatro ve sinema oyuncusu, şarkıcı Deniz Akbulut, oyunculuğa Nejat Uygur Tiyatrosu’nda başladı. 50’nin üzerinde film çeviren ve sesiyle de halkın sevgisini kazanan sanatçı, 31 yaşındayken film setinde geçirdiği bir kaza sonunda 1996’da kör oldu. Gözlerinin açılması için ameliyat olması gerekiyordu ama bu maddi olanağa kavuşamadı. Yazgısıyla baş başa… Bu mudur?!

1925’de Diyarbakır’da doğan Sami Hazinses, Türk sinemasının unutulmaz güldürü sanatçıları arasına girmeyi başardı. Oyunculuğunun yanı sıra güfte ve beste çalışmaları da yaptı. Son yıllarını Huzurevi’nde geçirdi. 2002’nin ağustos ayında yaşama gözlerini yumduğunda yakınında kaç kişi vardı acaba?.. Bu muydu?!

Yeşilçam’da birçok filme sesini veren ses sanatçısı Sevim Şengül, özellikle 60’lı yıllarda İstanbul sahnelerinde söylediği Türk müziği ve fantezi türü şarkılarla çok sevildi. O da diğer yoksulluk uçurumuna düşen ünlüler gibi, önce işini, sonra sağlığını yitirdi. Son günlerini hayranlarından birinin evine sığınarak geçirdi. 1999’un ağustos ayında birkaç yakını tarafından toprağa verildi… Bu mudur?!

1950’lerde ve 60’ların başında Türk sinemasında fırtına gibi esen oyuncu Suphi Kaner, çeşitli sorunlarla iç içe yaşarken, alkol bağımlısı oldu. Bu durumundan ötürü (dönemin Prodüktör Cemiyeti’nin ortak yargısıyla) ona giderek kimse iş vermedi. Yoksulluk ve bunalım sonucu 1963 yılında özüne kıydı. Öldüğünde cebinde 15 lirası vardı. Daktilosu ise 50 liraya rehindeydi… Bu muydu?!

Tiyatro ve sinema oyuncusu, yönetmen Yıldırım Önal, 1931’de İzmir’de doğdu. Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nü bitirdikten sonra uzun yıllar Devlet Tiyatroları’nda çalışan Önal,70′lerde kendini sinema ve televizyon çalışmalarına verdi. 1977‘de TRT‘ye seslendirme yönetmeni oldu. Yaşamının son yıllarında yaşadığı ekonomik sıkıntı yüzünden 1973‘te Dinmeyen Sızı filmindeki rolüyle kazandığı Altın Portakal ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’nü bir rehinciye bırakmak zorunda kaldı ve bir daha da geri alamadı. 11 Ekim 1982’de İzmir’de beyin kanamasından öldü… Bu muydu?!

Onca çoklar ki… Kısacık özetlerle de olsa, yüzlercesi içinden birkaç örnek daha alıntılayacağım…
Bakalım sonra ne yanıt(lar) gelecek “bu muydu”lara, “bu mudur”lara…
 

Wednesday, March 13, 2013

Yort Savul - Ece Ayhan


Yort Savul

Ece Ayhan, çocuklar ve ayaklanma sözcüklerini bir arada kullanır. Düzyazıları da şiiri öksüz bırakmaz. Yazı yazarken kullanmayı sevdiğim deyimlerden biri, Ayhandan alınma: Abiler. Beni çocuk konumuna getirip, okurlara saygıyı ifade eder bu deyim.

Vedat ÇAKMAK

Ece Ayhan’la kitaplarında tanışmam, 1977’ye dayanıyor. Libya’da köprüler yaparken geldiğim kısa seyahatlerden birinde, o sıralar yeni kurulmuş olan olan Ajans Ada’ya uğramıştım. Herhalde kuruluş nedeniyle, Ece Ayhan’ın bir kitabından 1000 adet yayınlayıp numaralamışlar: Yort Savul. “Yort Savul” sözü, Yunus Emre’nin bir şiirinden alınma:
padişahı kim bileydi
kul itmese yort savul
Beklendiği gibi kitap, “Yort Savul” adlı şiirle açılıyor (numaralar Ece Ayhan’ın):

YORT SAVUL

Atlasları getirin! Tarih atlaslarını!
En geniş zamanlı bir şiir yazacağız
Harisi karşılık verecek ama herkes
Göğünde kuş uçurtmayan şu üç soruya:
Bir, Yeryüzüne nasıl dağılmıştır
Tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar?
İki, Daha yavuz bir belge var mıdır ha
Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?
Üç, Boğaziçi bir İstanbul ırmağıdır
Nice akar huruç alessultanlarda bayraksız davulsuz?
Nerede kalmıştık? Tarihe ağarken üç ağır yıldız
Sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk
Çocuklar! ile bile muhbirler! ve bütün ahali!
Hep birlikte, üç kez, bağırarak, yazınız
Kurşunkalemle de olabilir
Yort Savul!
 
Ekşi Sözlük’te “üç ağır yıldız” sözü üzerine bir yorum, bu yıldızların adlarının, Deniz, Hüseyin ve Yusuf olduğu üzerine. Ayaklanma kavramına aşık Ece Ayhan için beklenir!
Ece Ayhan, beni hep çocuklara bakış açısıyla, onları anlatışıyla sarsmıştır. “Orta İkiden Ayrılan Çocuklar için Şiirler” başlıklı şiirini ilk okuduğumda, bunların toplumumuzun içinde ne kadar büyük bir dilim olduğunu merak ettim. “Orta ikiden terk” lafını yaşamım boyunca o kadar sıklıkla duydum ki, toplumun yarısını bile oluşturuyor olabilir bu “çocuklar”.

Sivil ölümden konuşuyoruz dağılan neftîlikler arkadaşlar

Makedonyalı kalın usta marangozlar.
Kapaklanır bir adam daha kaçıncı, aktığımızı görünce
ters çevrilmiş kente karşı işte onun denizlerine
delikanlı kotaklarımızı çıkarmış ve ırmaktır.
Erkek ölümden konuşuyoruz yeni ormanlardan
dahi “dikeni seven gülüne katlanır bir kadın” dan.
Haramiler ki kırkın üstünde artık sayıları
bir küçük tabut tabakada gezdirirler ölüleri fakfon
burunlarına çekmek üzre, ince çağrışımlıdır.
Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlıyan
askerler tabiatta hâlâ tramvaydan Sirkeci’de mi inerler?
süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.
Ece Ayhan, “çocuklar” ve “ayaklanma” sözcüklerini sıklıkla bir arada kullanır. “Meçhul Öğrenci Anıtı” çarpıcıdır:
Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür
Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
·         Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
·         Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!
Ece Ayhan’ın kullandığı dil, halk çocuklarının dilidir. Zaten Morötesi Requiem kitabının alt başlığı da “Ağzıbozuk bir Minyatür”. Şu şiir, atından inmeden Orta Asya bozkırlarında at koşturan, acıktığında atının ensesine bıçakla çizik atıp kanını emerek yola devam eden akıncıların ruhunu çağrıştırıyor.

Artık  İnmeden Sevişmeye Alışmalısın

İşte bir Bok Ana ki kızlarını sünnet etmiş. Bir ölünün (*) kulağını dinlemesinler sıkı ağız. Bir karının oğlunu diriltmesinler dul.
Bir talikayla getirirler Niyazi adında bir geyiğin çektiği. Buz tutmuş bir delikanlıdır iyi gözlü dilsiz. Makedonya’da (*) düşünülmiyen.
Hırçın bir belleği sergileyebilir bir gizli kapak (*). Bin lacivert güvercinle. Kasabalar kapanmıştır ve bir postnişinden korkulur.
(*) Amber içinde saklı bir ölünün atlarla geçen kimselersin oğlanhğı.
(*) Makedonya ay bir köpekle çıkmış uluyordu.
(*) Kentlilerin mutluluğu öldürülür içindir.
Morötesi Requiem’in iç kapak yazısı, Ece Ayhan’ın yaşam öyküsünü ve yaptığı etkileri şöyle özetliyor:
Şiirimizin en önemli “modern ustalanndan biri” olarak adlandırılan Ece Ayhan, 1931’de Datça’da doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. İlk şiiri 1954’te “Türk Dili”nde yayımlandı. Bu dönemde, sonradan ilk kitabı Kınar Hanımın Denizleri’ne (1959) aldığı, kendine özgü çağrışımlar ve göndermelerle örülü şiirleriyle hem Türk şiirinde hem de İkinci Yeni’nin içinde kendine farklı bir kanal açtı. 1965’te yayımladığı Bakışsız Bir Kedi Kara ve 1968’de yayımlanan Ortodoksluklar’la, neredeyse bütünüyle “özel bir dil” halini alan bu şiir, Ayhan’ın, 1973’te yayımladığı ve daha geniş bir okur kitlesince alımlanan Devlet ve Tabiat’ıyla birlikte bu kez de “Sokağın diliyle” okurunu (ve izleyicilerini) oluşturdu. 1977’de yayımlanan ve kitapla aynı adı taşıyan ünlü şiirini ve ilk dört kitabını içeren Yort Savul ise Ece Ayhan şiirinin kendisinden sonraki kuşaklar üzerindeki gücünün belki de topluca belgelenişi idi. 1981’de Zambaklı Padişah, 1982’de de “tarihin düzünden okunduğu” Çok Eski Adıyladır’ı yayımlayan Ece Ayhan’ın şiiri üzerinde Enis Batur, Tahta Troya’da (1981) bir kitap boyutunda konaklamış; Ender Erenel Ece Ayhan Sözlüğü’nü, Kemal Yangın - Orhan Alkaya ikilisi ise Çok Eski Adıyladır Sözlüğü’nü yayımlamışlardı. Ayhan’ın ‘82 sonrası şiirlerinin bir bölümünü, kimi yazı ve konuşmalarıyla birlikte içeren Çanakkaleli Melâhat... 1991’de “düzşiirler” alt başlığıyla yayımlanmıştı.
Onun doğduğu Datça’da Can Yücel’in yatıyor olması ilginç. Ama şöyle de bir tanım var Ekşi Sözlük’te: “Nazım Hikmet’in hayatının son dönemlerinde, Moskova’da sürgünde yazdığı şiirlerini ‘kartposal şiiri’ diye nitelendirdiğinden, Can Yücel’in hakaretlerine maruz kalan şair”. Her ikisinin görüşünün de kızgınlıkla, ya da alkol etkisiyle oluştuğundan kuşku duymuyorum. Her ikisinin de sanat ve siyaset dünyalarındaki hasımlarının sayısı, rahatlıkla bir kasabayı doldurur.
Ece Ayhan’ın düz yazıları da şiiri öksüz bırakmaz. Beni en fazla etkileyeni, “Bakışsız Bir Kedi Kara”.
Gelir bir dalgın cambaz. Geç saatlerin denizinden. Üfler lâmbayı. Uzanır ağladığım yanıma. Danyal yalvaç için. Aşağıda bir kör kadın. Hısım. Sayıklar bir dilde bilmediğim. Göğ­sünde ağır bir kelebek. İçinde kırık çekmeceler. İçer içki. Üzünç Teyze tavanarasında. İşler gergef. İnsancıl okullar­dan kovgun. Geçer sokaktan bakışsız bir Kedi Kara. Çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. Kanatlan sığmamış. Bağırır Eskici Dede. Bir korsan gemisi! girmiş körfeze.
Ece Ayhan, doğu ve batı kültürlerini tanır ve bunları, şiirinde karşı karşıya getirmeyi sever.

Benim hiç çin’de bir ablam olmamış korkunç hû
gecelerin ilerlemiş saatlerinde tramvaya binen
bir bach konsertosunun dudakları gibi çilek korkunç hû.
Yazı yazarken kullanmayı sevdiğim deyimlerden biri, Ece Ayhan’dan alınma: “Abiler”. Beni çocuk konumuna getirip, okurlara saygıyı ifade eder bu deyim.
Şiirimiz karadır abiler
Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir
Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler
Şiirimiz her işi yapar abiler
Valde Atik’de Eski Şair Çıkmazı’nda oturur
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir
Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler
Ece Ayhan, ayaklanmalarıyla, kültürler arası yolculuklarıyla ve halkın ağzını beceriyle kullanmasıyla, gönüllere kapak atmış bir şair, bir yazar. Çok sayıda şairi ve yazarı da etkilemiş bir kültür insanı. (VÇ/TK)

Sunday, March 10, 2013

NE ÇIKAR ATEŞ BÖCEĞİ SANSALAR BİZİ...



Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması,
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.

Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
Deniz minareleri, midyeler,
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.

Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak,
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz.

Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
Korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem,
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki.
Samimi ve güvenliksiz, silahız biriyle göz göze gelince.

Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak. Yaralansak...
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
Denesek.
Risk alsak.
Yanılsak.
Fark etmez.
Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden.
Tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.

O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

 


Bir Öpüyorsun Ağzın Şaraplaşıyor
  
Aç kapını aç - sabahın eri girsin
Bu ıtır kokusunu kaldır yüreğimi dağlıyor
Aç kapını aç - bırak yakamı gideyim
Yeter bunca öptüğün
Bunca sarıldığın yeter
Bir öpüyorsun ağzın şaraplaşıyor
Eriyip kendimi yitiriyorum

Aç kapını aç - bırak yakamı gideyim
Geri ver beni - herşey senin olsun
Senin olsun - özgür kıl yüreğimi


Rabindranath Tagore


















Saturday, March 9, 2013

Yazısız kelam



hep engebeli bir bayırın üstünde savaş biter
barışın ilan edildiği hep karanlık bir mağara
ve çalıya bağlanmış beyaz kefen
ucundan damlayan kan
toprağa düşen kül
zayıflar hep son anda kazandı zaferi
ölümle değiş tokuş
gecelerden yarasalar sorumlu tutuldu
emma uyandı
sürüldü kafalar
orman gürültüsü boğuldu
süngüleşti devrim
tomurcuklaştıkça zerdali
güneşlendi bayırlar
havalandı tohum nehrin kıyısından
sedleşti denizler
düşecekti mutlak toprağa
uzatıp başını havaya başak
yitik uçlu zaman
Albert'e verdim elini Lucy
ağaçlar dar geldi
tepeden seyre dalındı kılıçlar
kirlenmedi pelerin
tozlanmadı potinin
çorabın kaymış asker
çıplak ayaklı dedenin gözleri sende kaldı
hepsinin gözleri kadın
ayakları erkekti
zaman seraptı
belki özlenen
bir hiçti!!!
arkasından bağrılan
nereye düştü elma
havva çok acıkmıştı oysa
kız çocuklarını doğurmadı
engebeli bayırlardan yuvarlandı ateş topları
yakmıyordu
buz gibiydi
kül unutulmuştu
göktaşları kuşları gagalarından
düşüyordu sulara tek tek
halkalaşıyordu zaman girdap feryadı
adem habili çağırıyordu
kabilden habersiz
birazdan fil sırtlarında kopacak fırtına
tufanlaşacak nuh
sen karınca bile değilsin artık
hikayemde hiçleştin
eridin giderek dördüncü halisin bedenimin
utanmalısın artık salgınından
musandan arınmalısın
muslanmalısın zeussuz
kharon kayığında danseden paris
ölümsüzlükten vazgeçmelisin ölüler cennetinde
evet Emma
gecelerce oturduğumuz sohbeti hatırla
halen bitmedi nefesinin sesi
incecik bir perdenin arkasında
sana kurşunlar sığmadı
bunu ikimiz biliyoruz
hadi gel kahkaha atalım şimdi
çatlasın orta yerinden zaman
yok zaman ki 
zaman........

zaman zamlandı
ne boyu uzadı
nede boyutu
ne soyu sürdü
ne sopu oraklandı
taştı nil
köpürdü fırat
susam tanesinden güneşler türedi
zeytuni baktı tüm heceler
kekeleşti gözler
kan çanağı
saplandı sağrısına
sapı sincap yürekli korku tanrısı
satıldı
pusatları iskenderiyede
iskender şahlandı,şahı şehla..
şahmerana bindi
kelaynak
kesti umutların kanatlarını
kırıldı kalem
kasıldı deri
urganlar yağlandı..

dikiş tutmadı mancester
dikili kefen kalmadı
kesirleştiler
kestane gibi patladı gözleri
bebelerin
bebeler
belendi
beklemede kaldı zaman..

zamirsiz
sıfatsız bir düttürü söylenceye çıkar adı
sağırlar duyar
körler görür
arazlar figan eder
fesleğenler yakılır türkü türkü..
isyan damarları kararınca
kanlı canlı
ağarınca ufka gerili tümen tümen
er
baş
taş üstüne...
......kara kaş
badem göz üstüne..
yanar yüreğimin sönmeyen alevi
karaben üstüne..
tütsülenir derim
bin kez..
mansur üstüne
hakka yürüyen ayaklarım kurur
çölleşmiş vaha üstüne..
kum taneleri akar avuçlarımdan
sırma saç üstüne..
ağarır alem..
umuda ferman üstüne..
üstüne üstlük
döner bu devran
yazısız kelam üstüne....”

Saab


Friday, March 1, 2013

yaşar kurt - gidiyorum - - alışamadım -




Uzun uzun anlatamam herseyi
Böyle olsun istemedim bende
Sakın kal deme bana
Gidiyorum alışamadım bu kente
Sakın kal deme bana
Gidiyorum alışamadım bu kente
Suskun deniz boyu martılar
Eve yalnız dönüyorum bende
Sakın kal deme bana
Gidiyorum alışamadım bu kente

Tuesday, February 26, 2013

Hasan Hüseyin


1927'de Sivas'ın Gürün ilçesinde doğmuştur. Hasan Hüseyin, Adana Erkek Lisesi'ni 1948'de, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nü 1950'de bitirdi. Öğretmenliği Göksun'da başladı. Siyasi eylemleri gerekçesiyle öğretmenlikten atıldı, tutuklandı, hüküm giydi. 1955-1960 yılları arasında Gürün ve Sivas'ta arzuhalcilik, tabela ve portre ressamlığı, inşaat işçiliği yaptı.
1960'da İstanbul'a, sonra Ankara'ya yerleşti. Akis dergisinde çalıştı. Bir süre de Forum dergisinin sanat sayfalarını yönetti (1968-1970). Kızılırmak kitabı nedeniyle hakkında 142. maddeden dava açıldı, yargılandı, aklandı.
Lise yıllarında şiir yazmaya başlayan Hasan Hüseyin'in ilk şiiri 1959'da Dost dergisinde çıktı. Bu yıllarda mizahi hikâyeleri de yayımlandı. Kavel (1963) adlı kitabı ile 1964 Yeditepe Şiir Armağanı'nı, Kızılkuğu (1971) ile TRT'nin 1970 Sanat Başarı Ödülü'nü, Filizkıran Fırtınası (1981) ile 1981 Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü'nü ve Nevzat Üstün Şiir Ödülü'nü aldı.
Şair 1983'te beyin kanaması geçirdikten sonra bir yıl bitkisel hayatta yaşadı.
26 Şubat 1984'te evinde yaşama gözlerini yumdu.
Ayrıca Hasan Hüseyin Korkmazgil'in eşi Azime Korkmazgil'den "Bir Oğlum Olacak Adı Temmuz" şiirinde adı geçen Temmuz Korkmazgil (1965) isimli bir oğlu vardır.

Acılara Tutunmak

Acı çekmek özgürlükse
Özgürdük ikimiz de
O, yuvasız çalıkuşu
Bense kafeste kanarya
O, dolaşmış daldan dala
Savurmuş yüreğini
Ben bölmüşüm yüreğimi
Başkaldıran dizelere
Kavuşmak özgürlükse
özgürdük ikimiz de
elleri çığlık çığlık
yanyana iki dünya
ikimiz iki dağdan
iki hırçın su gibi
akıp gelmiştik
buluşmuştuk bir kavşakta
unutmuştuk ayrılığı
yok saymıştık özlemeyi
şarkımıza dalmıştık
mutluluk mavi çocuk
oynardı bahçemizde
aramakmış oysa sevmek
özlemekmiş oysa sevmek
bulup bulup yitirmekmiş
düşsel bir oyuncağı
yalanmış hepsi yalan
sevmek diye bir şey vardı
sevmek diye bir şey yokmuş
Acı çektim günlerce
Acı çektim susarak
Şu kısacık konutlukta
Deprem kargaşasında
Yaşadım bir kaç bin yıl
Acılara tutunarak
Acı çekmek özgürlükse
Özgürüz ikimizde
acılardan artakalan
işte o bakışlarmış
kuğu diye gözlerimde
gün batımı bulutlarmış
yalanmış hepsi yalan
savrulup gitmek varmış
ayrı yörüngelerde...

Akarsuya Bırakılan Mektup

Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
Ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını
Neden akşam oluyorum tren kalkınca
Kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
Mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
Öyle çok acımasız ki, öyle birdenbire ki
Az önceki çiçekler nasıl da diken diken
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.

O sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti
O elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
Artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
Günler devlet alacağı, yıllar bir kadehçik buzlu rakı
Oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
Kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
Nerde şimdi, nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.


Emek Koydum Yavrumuzun Adını

ışıklar söndü birden
karanlıkta yüzükoyun koca kent
hava da öyle kirli
öyle kalın kirli ki
bakamıyor yıldızlar pencerelerden

adı emek yavrumuzun
yaşı daha beş değil
oturmuş önünde akvaryumun
'hiroşima'yı söylüyor kendikendine
'karlı kayın ormanında'yı
titrek mum ışığında
bir gözü de balıklarda emek yavrunun
balıkların masalsal kıpırtısında

ne de çok andırıyor emek yavrucuk
o 'pamuk prenses'ini çocukluğumun
bizlerse 'yedi cüce'
kirli kara gecede
mum altında söyleşide
geceler özlenilen geceler değil
eğilsek hangi suya
kanlı çamur ellerimiz
yaprak sarı meyva çürük
uzansak hangi dala

bir yanında telefon emek yavrunun
bir yanında televizyon
devinir emek yavru
uzay çağında
oysa ben beş yaşımda
bir keçi yavrusuydum kırlarda bayırlarda
bilimkurgu bir masaldı telefon

yıllar geçti yıllar geçti
yıllar geçecek elbet
adalet'ti kızın adı
adamınki hürriyet
o adalet orda kaldı
o hürriyet osmanlı sikkelerinde
umut belki bir tohumdu o çağda
umut şimdi
koskocaman bir çınar
anlıyorum
biliyorum
inanıyorum
emek'ler kurtaracaklar
paralarda kalan o adalet'i
o hürriyet'i

Bir Oğlum Olacak Adı Temmuz

bir oğlum olacak adı temmuz
uykusuz
korkusuz
beter mi beter
ben beynimi satarak yaşıyorum
o benden proleter

bir oğlum olacak adı temmuz
karataşın göbeğinde aşk
karataşın göbeğinde barış
karataş çatladı çatlayacak
bende bitmeyen kavga
onda yeniden başlayacak

bir oğlum olacak adı temmuz
öfkede benden fırtına
sevgide deniz
ne samanyollarının ulu kervanları susuzluğumun
ne kutupşafaklarında tanrılaşması ilkelliğimin
temmuz gibi sıcak ve bereketli
temmuz gibi uçsuzbucaksız

bir oğlum olacak adı temmuz
dilinde en güzel sesi türkçemin
kulağı en yiğit şarkılarla delik
korkak bir merakla değil yıldızlı karanlığı
vivaldi'yi dinler gibi okuyup anlayacak
ve belki de sütdişleri sürerken balaban bir bursa şaftalisine
ay'dan kendi sesini dinleyecek
vahşi bir çiçek gibi açılmış gözleriyle

ben ki yalınayak bastım kızgın dişlerine açlığın
iri bir çizme gibi balkanlar'a basarken faşizm
dağlarda silah atmayı sevdim
ben ki silah taşıdım gizli gizli
dünyanın bütün devrimlerine
boşuna dönmüyor bu rotatifler
boşuna bağırmıyor bu kara
boşuna dinlemiyor bu korku kapımızı
anamın aksütü gibi biliyorum ki
doyumsuz günlere doğacak temmuz
doyumsuz günler görecek
hani şu hep andıkça sızlatan yüreğimizi
hani şu hep dalıp dalıp gittiğimiz andıkça
beklediğimiz beklediğimiz beklediğimiz
ve tam görecekken göçüp gittiğimiz günler gibi günler
ama mutlaka

karataşın göbeğinde aşk
karataşın göbeğinde barış
karataş çatladı çatlayacak
ben direndim yorulmadım
o yorulup yıkılmayacak

Hasan Hüseyin Korkmazgil



Monday, February 25, 2013

Bu memlekette namuslu olmak ne zor şeymiş meğer



Bu memlekette namuslu olmak ne zor şeymiş meğer
Bir gün Almanların pabucunu yalayan
Ertesi gün İngilizlere takla atan
Daha ertesi gün de Amerika'ya kavuk sallayan
Soysuzlar gibi olmak istemedik

Yalnız ve yalnız
Bir tek milletin önünde secdeye vardık
O da kendi cefakâr milletimiz
Meğer ne büyük günah işlemişiz

Niçin hep acı şeyler yazayım?
Dostlar, yufka yürekli dostlar
Bundan hoşlanmıyorlar.
Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin? Diyorlar.
hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin?
Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak,
Bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden;
Cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden;
Doktor bulamayanlardan;
Hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler,
İyi güzel şeyler kalmadı mı?

Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli?
Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?
Var mı?


Yalnızım müthiş suretle yalnız
Bu kadar kalabalığın içinde yalnızlık ne acı oluyor ya rabbim

Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük
Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık
Makam peşinde koşmadık
Sağdan soldan vurup milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık
Çalmadan çırpmadan
Bize ekmeğimizi verenleri aç
Bizi giydirenleri donsuz bırakmadan
Yaşamak istedik

Bütün bunları istemek bu kadar güç
Ve bu kadar tehlikeli mi olmalıydı?

Sebahattin Ali



Wednesday, February 20, 2013

ABORIGINAL DEDEM


Atmışbin yıllık yoldan geliyorum
yorgunum sanma
güneşle sınadım derimi
karaelmas dokuyor baksana

kıvırcık saçımda uğulduyor
tabuları yıkan çöl fırtınaları
renklere yazılmış gözlerim
tırnaklarımda
uranyum sarısı
sanki
benimle birlikte
dans ediyor sanırsın
dünyanın yarısı
ne kuraktan çatladı topuğum
ne de kökümde eksik oldu suyum
her yere vuruşta
bin Musa asası
ve
beyazın o kör
yasası
yasa
yas
başlıyor
borsada cetvellerine gerilmiş
yas bağlıyor
pas bağlıyor
bağlıyor
bağlı
bağ
ba
babam

Yorgunum sanma sakın
bi koşudur bu tutturmuşum ki sorma
Mançuryadan kalkmış
tozum göğe
Malezyadan almışım
dilli düdüğü
didiridu
du
du
dudum benim

Endonezyaya köküm salmışım
şeker kamışı
bal peteği
kestane
keçiboynuzu
ebem gümeci derken
Tasmanyada son kez
bi nefes
çam kokusu almışım
Tütün dizer gibi dizmişler
ipe
un serer gibi
sermişler
postumu yere
iki yüz yılda
ikiyüzbin can
ve
kan
kan
kan
yeyip
içip
tüketememişler
tüketememiş
tüketme
tüket
tük

Ne makina
ne barut
okuyamamış meydan
be hey bumerang
dön dönde vur
vur
vur da
gel
bu me rang

Ne alkölü
ne sıtması
ne nezlesi
şekere banılan ezmesi
ezme
ez
e
eritememiş
içimin köz yağını
silememiş kayadan
ağaçtan
gölgemi
ne geceden ayımı
ne günden güneşimi
söküp alamamış
torbasına dolduramamış
rüyamı
doldurup satamamış
satıp kaçamamış
kaçıp kurtulamamış
benden
ben
be
b
bebem

Dinle sözümü
alıpta özümü
bul çözümü
çöz
bu köz
içinde yandıkça
bu dil
o kayadan
şu tepeye
yankılandıkça
yüzüme renkler boyandıkça
yağlı urgan
çelik moru
kemiğe
kemiğe dayandıkça
vur topuğu
toprağa
toprağa
vur vur vurda vur vur hey
daya kulağını
toprağa
toprağa
dinle
din
di
dinle
de
De
dem toprak ananı…

Volkan Kemal
26.Ocak.1988











Eddie MABO' ya saygımla...
'