Wednesday, May 1, 2013
İşçi B nin Hikayeleri
“Haber
şöyle geldi İşçi B’ye, o memlekette durum umutsuz. İşçi B. sordu: – Orada
hiçbir işçi yaşamıyor mu?”
‘İşçi B’nin Hikâyeleri’ (Geschichten vom Arbeiter), Alman Peter Maiwald’in bir işçinin yaşam sıkıntılarını, Hitler faşizmini anlattığı şiirlerinden oluşuyor. “Siyasetle ilgilenir misiniz, /Diye sordu biri/İşçi B. cevap verdi: /İlgilenir misiniz, suyla, ekmekle?” Kıvrak zekâlı, hazırcevap ve nüktedan İşçi B, işçi kardeşlerine sömürü ilişkilerinden komşuluk sorunlarına kadar bütün güncel ve toplumsal konularda fikirler verip, okurlarını düşündürüyor.
‘İşçi B’nin Hikâyeleri’ (Geschichten vom Arbeiter), Alman Peter Maiwald’in bir işçinin yaşam sıkıntılarını, Hitler faşizmini anlattığı şiirlerinden oluşuyor. “Siyasetle ilgilenir misiniz, /Diye sordu biri/İşçi B. cevap verdi: /İlgilenir misiniz, suyla, ekmekle?” Kıvrak zekâlı, hazırcevap ve nüktedan İşçi B, işçi kardeşlerine sömürü ilişkilerinden komşuluk sorunlarına kadar bütün güncel ve toplumsal konularda fikirler verip, okurlarını düşündürüyor.
Bu
kitapta İşçi B’nin Hikayeleri var. Onun hikayeleri gerçekte bütün işçilerin
hikayesidir. İşçi B. kıvrak zekalı, hazırcevap ve nüktedandır. Sınıf kardeşleri
adına sömürü ilişkilerinden komşuluk sorunlarına kadar bütün güncel ve
toplumsal konularda zekice fikir yürütür. Onu, tezgahı başında sınıf
kardeşleriyle dünya meseleleri konuşurken, patronun izahatlarını ustaca boşa
çıkarırken, bir emeklinin cenazesinde papaza laf yetiştirirken, bireyci ve
burnubüyük bir yazara çatarken görebilirsiniz. Zekice buluşlarla taşı gediğine
kor, kanıksadığımız gerçekleri çarpıcılaştırır, eleştiri iğnesini ustalıkla
kullanır. Okurken onun bir Alman olduğunu unuturuz, sanki Türkiye’nin herhangi
bir fabrikasındaki işçiyi dinler gibi oluruz. Anlattığı meseleler tanıdıktır.
Ve bir daha görürüz ki, dilleri farklı olsa da işçilerin uğradıkları
haksızlıklar aynıdır, duygu ve özlemleri aynı. İşçi B., hayat gibi, çetin,
canlı ve neşeli bu işçi, bir emekçinin dünyanın bütün halleri hakkında
fikirlerini açıklarken, okuru şaşırtır, düşündürür, güldürür.
“Güzel
günler gelmez bize,
Diyor işçi B,
Biz güzel günlere yürümedikçe!”
Diyor işçi B,
Biz güzel günlere yürümedikçe!”
Sennur
Sezer, www.evrensel.net
Yılmaz Onay’ın usta kalemi, “İşçi B”nin Hikâyeleri’ni Nasrettin Hoca fıkraları kadar tanıdık kılmış. Bilinçli işçi İşçi B, dünyadaki her sorun üstüne görüş bildiriyor, yaşamın her alanındaki sömürüye kimi zaman acı acı gülümseyerek, kimi zaman iğneli bir dille durumu açıklayarak karşı çıkıyor. Bilinçli bir işçi portresini yüzyıllardır her ülkede rastlanan halk filozofu kimliği tamamlıyor: Halk bilgesi kimi zaman “az kişi”ye yazan “seçkinci yazar”ı ?ti?ye alır: “Kibirli bir pozla: -Ben zaten az kişi için yazarım. Dedi yazarın biri. -Biliyorum, dedi İşçi B, Yayınevi patronları için yazarsınız, Değil mi?” (Yazarlık Tavrı) Kimi zaman savaştan çıkmış bir ülkenin ekonomik gelişmesini irdeler: “Holding büyük çok büyük İşçi B’nin çocuğu küçük. Çocuk soruyor: -Holding ne demek, diye. Cevap veriyor İşçi B: -Almanya’nın kaybettiği harpte Kazanan Almanlar. (1952) Desenler tamamlıyor “İşçi B”nin Hikâyeleri”, beş bölümden oluşuyor: “Günün Tarihçesi”, “İkamet”, “Özel Teşebbüs Tablosu”, “Edebiyat Söyleşisi Bitince?, ?Yüreklendirme?. Şiirlere, Nurhayat Polat desenler çizmiş. Karikatür tadı olan bu desenler, şairin söylediklerinin altını çizmekle kalmıyor, yeni ekler de yapıyor. Maiwald, dünyanın her yanını yansıtan yanıtlar veriyor şiirlerinde “B”ye sordular: -Patronla işçiyi ayıran nedir? B, cevap verdi: -3700 yıl. Çünkü bir işçinin Örneğin sanayi patronlarından Flick’in Yalnızca 1969 yılında kazandığı kadar Kazanması için Üç bin yedi yüz yıl çalışması gerek. Kaldı ki, dedi B. Bu kadar ömrü yoktur İşçinin.” (Zaman Sorunu) Barışın savaşını veren, çalışması karşılığında şefinden “takdir ve teşekkür” kazanan ama bu takdir ve teşekkürle marketten aldığı öteberiyi ödemeye kalkınca karakola düşen biridir İşçi B. Belki de şairin kendisidir. Şair de söz işçisi değil mi? Ekim Devriminin öncü bahriyelilerine “Yenilgilerimizin acısını duymayan/ Sizin zaferinizin değerini/ Nereden bilsin?” diye seslenen Peter Maiwald, 1946 yılında Grötzingen”de doğmuş. Dört yıl tiyatro bilimi, Alman dili ve sosyoloji öğrenimi görmüş, ama okulu bitirmemiş. 1969″dan beri yazarlık yapıyor. Durum umutsuz mu? 1968?de Alman Komünist Partisi’ne (DKP) üye olmuş. 1984′te Düsseldorf Tartışmaları (Düsseldorfer Debatte) adıyla bir dergi yayınlamaya başlamış. Kimi kaynaklara göre bu dergi yüzünden DKP’den çıkarılmış. 1985?ten beri Düsseldorf’ta yaşıyor. İşçi B’nin Hikâyeleri?nin Almanca adı “Geschichten vom Arbeiter.” Bu kitapta atasözü gibi dilinize dolanacak nice dize var. Ben umutsuz günlerde anımsamamız gereken birini yazmak istiyorum: “Haber şöyle geldi İşçi B’ye O memlekette Durum umutsuz. İşçi B. sordu: – Orada Hiçbir işçi yaşamıyor mu?”
Yılmaz Onay’ın usta kalemi, “İşçi B”nin Hikâyeleri’ni Nasrettin Hoca fıkraları kadar tanıdık kılmış. Bilinçli işçi İşçi B, dünyadaki her sorun üstüne görüş bildiriyor, yaşamın her alanındaki sömürüye kimi zaman acı acı gülümseyerek, kimi zaman iğneli bir dille durumu açıklayarak karşı çıkıyor. Bilinçli bir işçi portresini yüzyıllardır her ülkede rastlanan halk filozofu kimliği tamamlıyor: Halk bilgesi kimi zaman “az kişi”ye yazan “seçkinci yazar”ı ?ti?ye alır: “Kibirli bir pozla: -Ben zaten az kişi için yazarım. Dedi yazarın biri. -Biliyorum, dedi İşçi B, Yayınevi patronları için yazarsınız, Değil mi?” (Yazarlık Tavrı) Kimi zaman savaştan çıkmış bir ülkenin ekonomik gelişmesini irdeler: “Holding büyük çok büyük İşçi B’nin çocuğu küçük. Çocuk soruyor: -Holding ne demek, diye. Cevap veriyor İşçi B: -Almanya’nın kaybettiği harpte Kazanan Almanlar. (1952) Desenler tamamlıyor “İşçi B”nin Hikâyeleri”, beş bölümden oluşuyor: “Günün Tarihçesi”, “İkamet”, “Özel Teşebbüs Tablosu”, “Edebiyat Söyleşisi Bitince?, ?Yüreklendirme?. Şiirlere, Nurhayat Polat desenler çizmiş. Karikatür tadı olan bu desenler, şairin söylediklerinin altını çizmekle kalmıyor, yeni ekler de yapıyor. Maiwald, dünyanın her yanını yansıtan yanıtlar veriyor şiirlerinde “B”ye sordular: -Patronla işçiyi ayıran nedir? B, cevap verdi: -3700 yıl. Çünkü bir işçinin Örneğin sanayi patronlarından Flick’in Yalnızca 1969 yılında kazandığı kadar Kazanması için Üç bin yedi yüz yıl çalışması gerek. Kaldı ki, dedi B. Bu kadar ömrü yoktur İşçinin.” (Zaman Sorunu) Barışın savaşını veren, çalışması karşılığında şefinden “takdir ve teşekkür” kazanan ama bu takdir ve teşekkürle marketten aldığı öteberiyi ödemeye kalkınca karakola düşen biridir İşçi B. Belki de şairin kendisidir. Şair de söz işçisi değil mi? Ekim Devriminin öncü bahriyelilerine “Yenilgilerimizin acısını duymayan/ Sizin zaferinizin değerini/ Nereden bilsin?” diye seslenen Peter Maiwald, 1946 yılında Grötzingen”de doğmuş. Dört yıl tiyatro bilimi, Alman dili ve sosyoloji öğrenimi görmüş, ama okulu bitirmemiş. 1969″dan beri yazarlık yapıyor. Durum umutsuz mu? 1968?de Alman Komünist Partisi’ne (DKP) üye olmuş. 1984′te Düsseldorf Tartışmaları (Düsseldorfer Debatte) adıyla bir dergi yayınlamaya başlamış. Kimi kaynaklara göre bu dergi yüzünden DKP’den çıkarılmış. 1985?ten beri Düsseldorf’ta yaşıyor. İşçi B’nin Hikâyeleri?nin Almanca adı “Geschichten vom Arbeiter.” Bu kitapta atasözü gibi dilinize dolanacak nice dize var. Ben umutsuz günlerde anımsamamız gereken birini yazmak istiyorum: “Haber şöyle geldi İşçi B’ye O memlekette Durum umutsuz. İşçi B. sordu: – Orada Hiçbir işçi yaşamıyor mu?”
Kitabın Künyesi
İşçi B’nin Hikayeleri
Peter Maiwald
Çeviri : Yılmaz Onay
Evrensel Basım Yayın
İstanbul, 2004, 1. Basım
96 sayfa
Monday, April 29, 2013
Sevdadır
Göğü kucaklayıp
getirdim sana
kokla
açılırsın
solmuşsun
benzin sararmış
yorgun bir işçinin
yüzüne benziyor yüzün
öyle bükük bakma
bana
çam kolonyası
getirdim sana
kentli dağlıların
haklı sevdasını
bolu ormanlarından
çarpan bir koku
sanki köroğlunun
ter kokusu
aman kokusu,
billah kokusu
canlarım, canım
benim
üzme kendini bu
kadar
sana umudu öğretemeyenlerin suçu mu var
bak yeryüzü ne
kadar geniş
ne kadar dar
Dur
akıtma gönlüm
yaşını
gözünden öpecek
bir yer bırak
oy bana en yakın
bana en uzak
sevgili yar
hasretine vur beni
Giyecek çamaşır
getirdim sana
adettir diye
değil, sevdim diyedir
bağışla, eski
biraz
bedenim uygundur
diye bedenine
elimle yıkadım,
ütüledim
elma ağacında
kuruttum
Günler sarmal bir
yay gibi
bunu unutma
bahar annemizin
yemenisindeki solgun çiçektir
bunu unutma
seni ben her
yerinden öperim
beni unutma
Kadere inansaydım
sana inanırdım
düşürmem sigaramın
ucundaki külü ben
öyle kırık bakma
bana
caddeler nasıl da
genişliyor
sana bunu söyleyecektim
bileyli bir makas
vardı yanımda
sana bunu söyleyecektim
hadi kes büyüyen
tırnaklarındaki kiri
sana bunu........
oyyy nasıl
söyleyebilirim
deliren sevdamızın
kısrak huyunu
Elimi tut
tuttururlar, o
kadarına izin verirler
kahreden bir
ayrılığın çılgınlığı değil bu
bir isyanın
kelepçeleşmiş resmidir parmaklarımız
sen içerde
ben dışarda.....
oyyy mahpusluk
mahpusluk......
Arkadaş Z. Özger
Monday, April 22, 2013
Thursday, April 18, 2013
Attila József
Attila József
11 Nisan 1905
bahar mevsiminin ortalarıydı. Zaten çok fakir olan aileye yeni bir fert daha
katıldı. Yiyecek ekmek bulmakta zorlanan ailesi vardı. Baba sabunculuk
yapıyordu ama kazanç aileye yetmediğinden anne hizmetçilik yapmaya başladı.
Fukaralık iliklerine işlemişti. Çocukların açlıktan ağlamalarına dayanamayan
anne zaman zaman babayla kavga ediyordu. Anne baba arasındaki bu kavga Attila
gibi diğer kardeşlerinde psikolojilerini bozmuştu. Attila daha 3 (üç)
yaşındayken baba evi terk etti ve Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçtı. Anne
çalışma temposuna ve bakmak zorunda olduğu 3 çocuğa bakabilmek için elinden
gelen gayretin fazlasını göstermesine rağmen stresine dayanamadı ve hastalandı.
Annesinin
hastalanması üzerine Attila Devlet Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından bir aileye
verildi. Çocuk yaşına rağmen domuz çiftliğinde çalıştırılmaya başladı. Evlatlık
verildiği aile Pista adını verdiği Attila'ya hor davranıyor, hakir
görüyorlardı. Annesinde uzak olmak ve onu merak etmek Attila'yı
hırçınlaştırmıştı. Annesinin iyileşmesi üzerine daha yedi yaşındayken evlatlık
verildiği aileden alınarak annesine verildi. Annesine yardımcı olabilmek işin
bulabildiği her işte çalışıyor ve evine ekmek götürüyordu. Sinemalarda su
satıyor, çöp topluyor ve kazanç elde ediyordu.
9 (dokuz) yaşına
geldiğinde içinde ki gelgitler, ani karamsarlıklar ve hayatın yükünü
taşıyamamaya başlamıştı. O yıllarda dünya topyekun savaşa tutulmuştu. Ülkesinin
üzerinde savaşlar geçiyor, toplum gittikçe fakirleşiyordu. İnsanlar yemek için
ekmek bulamazlarken ellerinde olan her şeyi bir başka insan topluluğunu yok
etmek için harcıyorlardı. İlk intihar girişiminde bulunduğunda 9 (dokuz)
yaşındaydı. Fakir ailenin, yokluklar içinde kıvranan çocuğu zengin bir yolu
seçtiğini düşünerek intihara kalkışmıştı.
Bu onun ilk
intihar girişimiydi ama son olmayacaktı. Ömrü boyunca onlarca kez intihar
girişiminde bulundu. Yaşamak zordu ama ölmek de kolay değildi. Ocsöd köyünde
evlatlık verildiği ailenin yanında ayrılalı iki yıl olmuştu ama sıkıntılarında
değişen bir şey yoktu. Yaşı küçük olduğundan da kimse şizofren olabileceğini
düşünmemişti. 14 yaşında annesini kaybedince bir boşluğa daha düştü
Attila annesinin
ölümünden sonra dikkatini okumaya ve yazmaya vermişti. Şiirleriyle mahalli
gazetelerde yer alıyor ve tanınmaya başlıyordu. Artık sokaklarda görenler bu
Attila demeye başlamışlardı. Ülkenin en önemli edebiyat dergisi olan 'Nyugat'
da şiirleri yayınlanmaya başlayınca ilk şiir kitabı olan "Güzellik
Dilencisi" ni yayımladığında daha 17 yaşındaydı. "Güzellik Dilencisi"
isimli kitabında yer alan "Baş Kaldıran İsa" şiiriyle Allah'a hakaret
ettiği gerekçesiyle hakkında dava açıldığında daha lisede okuyordu. Mensup
olduğu toplum dindar bir toplumdu ve buna hazır değildi. Evlatlık verildiği
aile de dindar olmalarına karşın Attila'yı dindar yetiştirmemişlerdi. Yaşadığı
sıkıntıları Allah'ın adaletsizliği olarak görüyordu. Davadan dolayı liseyi
dışarıdan bitirmek zorunda kalmıştı. Liseyi bitirir bitirmez üniversiteye kayıt
yaptırdı. Edebiyat ve Felsefe derslerine devam ederken ikinci şiir kitabı olan
"Haykıran Ben Değilim" i yayımladığında da 20 yaşındaydı. Acılar ve
yokluklar onu iyi bir şair yapmış ve tam bir toplumcu şair olmuştu. Bu
kitabında yer alan bir şiir yüzünden okuldan uzaklaştırıldı. Faşizmin revaçta
olduğu bir ülkede devrimci olarak algılanmıştı. Toplumcu şiirler yazması onun
zatne hedef tahtası haline glmesine yetmişti.
Sıkıntılar ve
dertler yakasını bırakmıyordu. Üniversitedeki bir Profesör tarafından Viyana
üNiversitesine kayır yaptırması sağlandı. Orada da tutunamadı ve yine aynı
yolla Paris'te Sorbonne üniversitesine devam ettiyse de bu iki üniversiteyi de
bitiremeyerek Budapeşte Üniversitesi'ne dönerek eğitimine devam etti. Budapeşte
Üniversitesi'nde okurken ülkenin önde gelen aillelerinden birinin kızıyla üniversitede
tanıştı vesınıfsal farklılığa rağmen aşk yaşamaya başladılar.. Ruhsal durumu
iyi olmayan Attila bir aşkın sancı ve deprentileriyle başa çıkacak güçte
değildi ve bu duygusal yoğunluk hastalanmasına sebep oldu ve hastanede gözetim
altında turuldu.
Daha 25
yaşındayken Komünist Partisi'ne üye oldu. 1930 yılında Macaristan Komünist
Partisi'ne üye oldu. Ülkede faşizmin ağırlığını hissettirdiği dönemde parti
çalışmalarında aktif olarak görev aldı. Kısa süre sonra partiyle fikir
ayrılığına düştü ve sık görülen nöbetleri bahane gösterilerek partiden
uzaklaştırıldı.
1931'de 26 yaşında
ruhsal sorunlar yaşarken yayımlanan "Yaz Geceleri" kitabı sakıncalı
bulunarak hemen toplatıldı. Sürekli koğuşturmalar geçirmesine rağmen toplumcu
şiirlerine ara vermedi. 1932'de "Kenar Mahallede Gece", 1936'da
"Çok Acıyor" adlı kitaplarını yayımladı. 1935 yılında bir kez daha
hastaneye kaldırıldı.
Çocukluğundan beri
defalarca denediği intihar girişimlerinin tanısı konmuş oldu. Şizofreni teşhisi
koyulan Attila József 1937 yılında 3 Aralık'ta kendini bir trenin altına atarak
daha 32 yaşındayken intihar etti.
Attila József
Macaristanın toplumcu ve gerçekçi şairiydi. Dünyaya geldiği ortam onun isyankar
ve devrimci yapmıştı. Faşist bir topluma karşı ezilen halkının yanında olmayı
tercih etmişti. Yazdığı şiirlerden sebep okullardan atıldı. Davalarla
karşılaştı 32 yaşına geldiğinde ise 100 yıllık yaşam sürmüşçesine çileler
çekmiş ve mücadeleler vermişti. Attila József mevcut komünist mantaliteden de
farklı düşünüyordu. Bu sebeple partisiyle ters düşmüştü. Oysa genç yaşına
rağmen partinin en faal üyesiydi. Sistem onu da kahramanlıktan ve lider
olmaktan alıkoymuştu. Daha iyi ve daha güzele ulaşmak için kalemiyle verdiği
mücadele gibi partisiyle verdiği mücadele de engellerle karşılaşmıştı.
Çocukluğundan taşıdığı yük yaşı ilerledikçe ağırlaşmış ve şizofrenik bir karamsarlıkla
hayatına son vermişti. ALINTI
TERTEMİZ YÜREK
Ne anam var, ne
babam.
Ne yurdum var, ne
tanrım.
Ne beşiğim var, ne
kefenim.
Ne sevgilim, ne
aşkım, ne evim barkım.
Tam üç gün var
açım,
komadım ağzıma bir
lokma.
Veririm ömrümün
yirmi yılını,
gücümü kuvvetimi,
varımı yoğumu.
Kim alacak onları?
Hiç kimse.
Şeytan isteyecek
onları benden.
Bu tertemiz
yüreği, bu iyi kalbi
Ne diye çalıp
öldürmemeli?
Alacaklar gelip
bir gün beni,
koyacaklar kutsal,
karanlık toprağa.
Gelecek bir ot
uzanacak alacak
şu güzelim
yüreğimden gücümü.
FLORA
Şimdi iki
milyarlar zincirlemek için beni
Benden bir çoban
köpeği yapmak niçin kendilerine
Fakat iyilik, şefkat ve nicelik duyguları
Göç ettiler
onların dünyasından Güney'e.
Artık ışık içinde
göremiyorum bu dünyayı
Göremiyorum ,
deney tüpüne bakan bir doktor rahatlığıyla
Diz çöküyorum,
haykırıyorum yenilgimi
Sevgilim, bir an
önce gelmezsen yardımıma
Köylü nasıl
toprağa muhtaçsa
Yağmura, güneşe
nasıl muhtaçsa, muhtacım sana
Bitki nasıl ışığa
muhtaçsa
Ve klorofile,
fışkırmak için topraktan,
Muhtacım sana, çalışan kalabalık
Nasıl işe, ekmeğe,
özgürlüğe muhtaçsa
Ve nasıl avuntuya
muhtaçlarsa kuşatıldıklarında
Çünkü gelecek
doğmadı daha acılarından.
Bir köye nasıl
okul, elektrik
Su, taştan evler
gerekliyse
Çocuk nasıl
gereksenirse oyuncaklara
Isıtan bir sevgiye;
İşçi için bilincin
Ve gözüpekliğin
anlamı neyse
Yoksul için
onurun;
Ve bulanık
çocuklarına bu toplumun
Bir hayat çizgisi
nasıl gerekliyse
Ve nasıl
gerekliyse hepimize
Akıl, uyanıklık,
yol gösteren bir ışık
Flora! Yüreğimde
yerin işte öyle.
BİR İSPANYOL
ÇİFTÇİSİNİN MEZAR TAŞI
İlençli bir asker
olayım diye askere aldı beni Franco,
Kaçmadım,
korkuyordum çünkü, adamı kurşuna dizerlerdi.
Korkuyordum -
özgürlüğü, hakka karşı geldim bu yüzden
İrun varoşları
altında. Ama ölüm yine yakamı bırakmadı işte.
Wednesday, April 3, 2013
Tüketim toplumunda sürekli devrim: yargısız infaz
Önyarılarımız
kuşatmış yer yerimizi..onunla doğmuş, onunla büyüyoruz..büyüdükçe daha dar
yargılar giydiriliyor üstümüze.. Ana-kucağindan askeredek..okudan
işyerinedek..vatan, millet sakarya..tüm kutsanmışlıkları sırtlıyoruz.
sorumluluk duyuyoruz sırtımıza yüklenenlerden. Kambursuz yaşayamıyacağımız
inandırılmış. Aynı mahalle, aynı köy, aynı kasaba ve şehirli olmak.. aynı
coğrafyayı paylaşmak güven veriyor..aynı partiden, aynı cemaattan, aynı
takımdan olmak güç ve kuvvet veriyor. Tek tip insan kimliğini kuşandığımızın
farkında değiliz veya bu kışla bize cennet geliyor. Irkçılık damarlarımıza
işlemiş.. asil olan kanımız övgü ranzasının en başında yer alıyor. Sonra
toprağımız, bayrağımız, dinimiz imanımız. Bize benzemeyenleri hamur gibi
yoğurup kuşa benzetiyoruz.
Karşımızdaki aynı
önyargıyla kuşanmamış veya onu yırtıp atmışsa; köle bir ruhla
haykırıyoruz..vatan haini, alçak seni..
Gözümüze ilişen,
hoşumuza gitmeyen ne varsa elimizin tersiyle bir kenara itiveriyoruz..
Vitrinleri
süsleyen ışıklara takılıp, ekranlardaki renklerle sarmaş dolaş olmuş, karanlık
bir boşluğa sürükleniyoruz..
Gözümüz ve elimiz
arasındaki otomatik kontrol makinası tüm hızıyla reflekse dönüşmüş durumda,
itiyoruz, iteliyoruz.. veya çekiyoruz, alıyoruz, bitiriyoruz..
Gördüğümüz
herhangi bir nesneden yayılarak burnumuzadek gelen bir koku, yüzümüzün
buruşmasına neden oluyor, kokuşmuşluğa endeksli önyargılarımız gene
faaliyette..o nesneyi inceleme gereği bile duymadan çalıştırdığımız bu refleks,
önyargı belleğinde potalanmış, kotalanmış bekleyişte..
Bir yazıyı okumağa
başlamadan, yazarına ve yazının başlığına bakar olmuşuz..Yazarı bizdense, keyifle
birkaç cümle okuyup ahkam kesiyoruz ev içi konuışmalarda, kahve köşelerinde.
Bir kişiyi
dinlemeden ve anlamağa çalışmadan evvel, onun dış görünüşü, siyasi yelpazedeki
yeri ve toplumsal statüsüne göre yargılatıp, hakkında yaratılan olumlu ve
olumsuz yargıya göre hareket ederek, o kişiyi ya dışlıyor, ya da
tabulaştırıyoruz..
Yemeği tadmadan,
kokusuna, salçasına, rengine bakıp burun kıvırır olmuşuz..Lokantanın adı bize
çekici gelir olmuş.. hızlı bir tıkınış içersine girmişiz..
İnsana da aynı
tavırla yaklaşmayı sürdürüyoruz..
Bilincimiz dışında
moda yaratıcılarınca belirlenen bir güzellik tanımına kafayı takmışız..Bildirilen
ölçülere uymayanları dışlamakta tereddüt etmiyoruz..Sağlıklı yaşam, yerini
“güzelleşme”ye kaptırmış..görünüşe kaptırmışız. Çünkü her an ekranlar pazar
ekonomisine yönelik propaganda bombardumanıyla allak bullak olmuş usumuz..
Beğenilerimizin
temelini oluşturan değerlendirme, bedenimiz dışındaki araçlar ve otoriteler:
radyo, televizyon, gazete, mecmua, internet, devlet tarafından dikte ettirilir
hale gelmiş.. reklamlar bilincimiz altında birer programlama işlevi görür
olmuş..
Beynimiz, duyu
organlarımız, kaslarımız, midemiz ve sevgi damarlarımız sanki başka
merkezlerden yönlendirilir olmuş..otomatiğe bağlanmış robotlar haline
gelmişiz..
Hastalığımızı ve
nedenlerini biliyoruz, tedavi metodları hakkındaki bilgi odaklarının güvenilirliğinden
kuşku duyuyorsak, emin olabilmek için araştırma yapmak için kolları
sıvıyoruz..Kuşku duymuyorsak, baldan bir bataklığa terkediyoruz
kendimizi..kendimizi aldatmakta üstümüze yok. Aldanmamış, açıkgöz olduğumuzun
sanısıyla rahatlıyoruz..
Hep haklıyız,
haklılığımızı ispatlamak için her türlü zahmete katlanıyoruz, terler
döküyoruz..Çocuklarımızı yarış atları gibi yetiştiriyoruz. Onları aldıkları
puanla değerlendiriyoruz, sevgiyi disiplin olaral algılıyoruz, saygıyı da. Şartlı
refleklerimiz heryerimizi kuşatmış. Pavlovun köpeği haline getirilmişiz.
Devletin üçüncü
gözü her zaman üzerimizde..takip edilmek dinlenmek, sorgulanmak günlük
alışılagelmiş basit olaylar halinde meydanın en alt manşetinde bile yeralmıyor.
Nasıl düşünülürü
düşünmeyi beceremiyoruz.
Beceriksizliğimizi
kaba kuvvetle bastırmanın yolunu iyi biliyoruz.
Aynı köyden, aynı
aileden askerde iken öldürülene şehit deyip değer verirken; resmi törenler ve
madalyalarla bayraklara sarıp son yolculuğuna uğurlarken; dağda iken güvenlik
güçlerince öldürülen diğer kardeşe, düşmana bile yapılamayacak muameleyi uygun
görüyoruz.. Cenazelerin dini vecibelere göre gömülmesine bile razı olmuyoruz.
Yıllarca süren
kirli savaşa dur deyemiyoruz.
Dur deyenleri,
barış isteyenleri hainlikle suçluyoruz.
Savaş çıkaranlarla,
savaştan nemalananlar aynı şehit cenazesinde boyverirken; acılarımızı
yüreğimize gömüp susuyoruz.
Savaşın onbinlerce
can almasına, binlerce yaralı sakat, travmalı insan yaratmasına; milyarlarca
dolarlık kayıplara, doğanın emeğin tahrip olmasına rağmen, biz susmayı tercih
ediyoruz..
Allah devlete
millete zeval vermesin! düsturu acılarımızı örtmeğe yetiyor mu.?
Devleti elinde
bulunduranlar seni oy, emek ve asker ambarı olarak gördükce, sen ölmeye devam
edeceksin, neden öldüğünü bilmeden fail-i belliye gideceksin!
Önce, kendi ruhunu
öldürdüğünün, onu kutsal devlet, vatan içinde erittiğinin ayırdına varmalısın.
Vatandaş olamadığının gerçeğini görmelisin!
Belki, sonra
yargısız infaza boyun eğmemeyi becerebilirsin.
Volkan Kemal
Mayıs 2005
Subscribe to:
Posts (Atom)





















































